November 15, 2012

Fare gördüm sanki

Ah siz yok musunuz! Koyuyorsunuz değişik yaratımdır tasarımdır fikirdir; beni gaza getiriyorsunuz. Sonra "Ben de yaparım n'olcak?" deyip gece 10'larda tavşan şeklinde mandalinalı kurabiye yapmaya kalkışıyorum.


İlk resimdeki klasik yuvarlak şekilli kurabiyeler mandalinalı. Tarifini Lezzet Sarayı'ndan aldım. (Link) Huyumdur, her tatlı tarifinde şekerden kısarım. Bu tarifte de aynı şeyi yaptım, fakat eksilttiğim kadar şekerin yerine akçaağaç şurubu koydum. İyi ki koymuşum, çünkü orjinal tarifteki şeker miktarı zaten fazla değilmiş.

Kurabiyelerden tavşan yapma fikrine gelince, bu da Kahve Molası'ndan. Makasla tavşan kulağı yapmayi gösteren bir resim koymuş (Link), sonra bir de pişmiş halinin resmini koymuş (Link) -bütün bunları bulduğu bloğun da linkini vermiş (Link), ve o blogger da... (Yok ama etiğin de suyunu çıkarmamak lazım). Süper fikirler var Kahve Molası'nda, nereden buluyorsa o kadar şeyi.. Günde 10 sefer kahve molası verdiriyor bana.

Ve, mandalinalı fındık ezmeli tavşan kurabiyelerini FARE yapma fikri tamamen elime ait (Link mink yok). Neden nasıl oldu anlamadım, makasım Kahve Molası'nın resmindeki makasla aynı tipte, ama kulaklar fare kulağı oldu (?) Açıyı yanlış verdim sanırım.
Ya da, diyorum, acaba tarife fındık ezmesi kattığım için hayvan doğası gereği fındık faresi mi oldu...

Ama bir tadı var, şahane! Yiyen var yiyemeyen var, ayıp yani burada da yazılmaz ama...

November 01, 2012

Mutluluk, Gitmek ve Değişmek üzerine

Mutluluk
...hemen şimdi burada değilse, Seyşeller'de de değil... dir bence. Ama tabii yine de gidip bakmak fena olmaz, o başka.

Gidiyorsan
...birilerinin hayatından elini eteğini çekiyorsun -Tam olmasa da biraz ölüyorsun. Belki de bu yüzden bilinçaltımız gitme eyleminde ölümün kokusunu alıyor, korkuyoruz gitmekten.

Her gidiş bir doğum sancısı.
Uğurlanırsın... Bir nevi kendi cenaze törenindir başrolü oynadığın. Öldüğüne sen de üzülüp ağlarken bir bakarsın ki başka bir yerde doğmaktasın.
Yüreğin ölmelerden yorulur da bırakır şu zırt pırt gitme alışkanlığını, hani kalırsın... O zaman ötekiler gider. Güle güle, diyen sen olursun.

Uzun lafın kısası, bu cenaze törenlerine katlanmak zorundasın. Hayatta olmanın bedeli bu galiba.

Değişmek
...için her defasında biraz ölmek gerek.
Değişmek gerek herşeyden önce. Değiş ki, dönüp değiştirebilesin.

Bazen öyle değişirsin ki, dönüp değiştirmeyi hayal ettigin şeyler senden ışık yılları kadar uzağa fırlar. Mesafeler, fiziksel kavramlar olmaktan çıkar; imkansızlığı fazlasıyla somut görünen soyut meselelere dönüşür.
Bundan sonrasında ne yapar edersin, hayatın o kısmını daha okumadım.

4 Aralık 2014'te girilen not
Gitmeyi göze alabilenler, ölmekten daha az mı korkarlar -kalanlara kıyasla?

October 28, 2012

Adını Koy (A View From the Moon)

Arthur Miller (1915-2005) Amerikalı bir oyun yazarıdır.

Ballı herif Marilyn Monroe'yla evlenmiş, dersem efendi bir cümle olmaz -ki çoğu zaman efendi bir insanım. Ama benim perspektifimden görünen manzara böyle. Marilyn Monroe'ya hayranım ben, onun tarafındayım. Kim bilir pis Arthur ne yaptı kalbini nasıl kırdıysa güzelim Marilyn boşanmalarından 19 ay sonra öldü!

Bayılıyorum yazarların özel hayatlarını kurcalamaya. Ama bu yazıda dedikoduya fazla yer ayıramayacağım -kısmetse başka bir yazımda artık- çünkü bugün Arthur Miller'ın benim hayatımda vesile olduğu bir aydınlanmadan bahsetmek istiyorum.

*
Oyunculuk eğitimi aldığımdan bahsetmiştim. Sharon Stone, demiştim, drama hocam.

(Ayh lütfen ama, önceki postları okumazsanız olmaz ki. Ben her postta konuyu baştan mı alacağım çocuklar?)
Sizin bildiğiniz Temel İçgüdü filmindeki Sharon Stone başka. Basit bir isim benzerliği o. Benimki gerçek Sharon Stone.
*
Multi-task bir insanım.
Nedir multi-task? Aynı anda bir kaç işi yapabilen demek. İş başvurularında yazarım mesela, işverenler böyle tipleri sever. 
Aslında multi-task yetenekleri bir anlamda mono-task olamama özrüdür. Tek konuya odaklanamayanlar, maymun iştahlılar, eli işte gözü oynaşta olanlar, vb. tipler hep multi-task'tir.
Blogda yazarken tek konuya bağlı kalmayı sevmiyorum: Konuya girip çıkmayı seviyorum. Nokta atışları yaparken arada kasıtlı çemberler çizeyim, baska dallara konayım, yazı havalansın, bir esinti girsin... Multi-task'ken oluyorum multi-subject!
Nedir multi-subject? Aynı postta bir kaç konuya değinen nadide insan demek.
Yok ya dalga geçiyorum. Öyle bir kelime yok, ben şimdi uydurdum. Ama iyi uydurdum.
Bir gel-git olayıdır gidiyor yani. Sesler gidip geliyor...
Bloğun adı A View From the Moon. Çünkü benim adım Ay demek. Yoksa bu gel-gitler nerden çıktı sandınız?

A View From the Bridge ise Arthur Miller'ın yazdığı, 1950'lerin Amerikasını konu alan bir tiyatro oyunu. Doğrusu yazarın en popüler olmuş oyunlarından biri değil... diye tahmin ediyorum -son dönemde Broadway'de birbirinden ünlü oyuncularla sahneye konmuş olmasına rağmen.

 
"Beni seviyor musun Catherine?"
Rodolpho soruyor. Sesinde şüphe var.

Catherine, benim. Seviyorum. Yani sanırım. Seviyorumdur heralde.
Kararsızlığım "Hayır" anlamında algılanabilir. Öyle anlaşılmak istemiyorum. Söyleyecek bir şey bulmalıyım. Hemen, şimdi, acil.
Bakışlarımı kacırıyorum. Soruya cevap olmayan, ancak sessizliği alelacele kovacak sözler dökülüyor ağzımdan.
...

Bu diyalog bir tiyatro sınıfında, minik bir sahnede geçiyor. Şehir: Calgary. Ülke: Kanada. 15 kişiyi geçmeyen seyirci grubunda Kanadalılardan başka Yunan, Ingiliz, Filipinli, Suriyeli ve Afrikalı arkadaşlar var.
Yıl: 2009. Yaşlar 17-79 arasında değişiyor.

Rodolpho'yu Tyler oynuyor. 24-25 yaşlarında, Kanadalı, profesyonel bir tiyatro oyuncusu. Onunla sahneye ilk defa çıkıyorum. Sınıfın ögrencisi değil; Sharon'ın davetlisi olarak gelmiş.

Ezberimde oyunun sadece bu bölümü var. Daha önce baska oyuncularla defalarca oynadım. Sharon her sahneyi "Kafanı kaldır. Şimdi indir. Sesini yükselt. Gözlerini kaçır. Elindeki kumaşla oyna. Daha yavaş konuş..." gibi direktiflerle keser. Ama bugün yapmıyor. Çünkü bende acaip haller var.
Bir kere feci heyecanlıyım. Nedenini anlayamıyorum, nefes nefeseyim. Ne kadar derin nefes alırsam alayım ciğerlerime yeterince hava gitmiyor sanki. Oyunun ortasındayız, kesemiyorum. Kelimeler ağzımdan ilk defa hatasız olarak akıyor. Ben, ben gibi değilim.

Catherine'im. Onun içinde yaşadığı panik üzerimde balçık gibi yapış yapış, sıyırıp atamıyorum. Ve ilk defa böyle bir şey yaşıyorum. Merakım korkumla doğru orantılı artıyor. Hem durmak istiyorum, hem de anın içinde kalıp olacakları görmek istiyorum.

*
Oyunun konusundan kısaca bahsedeyim:

Hikaye 1950'lerde, Brooklyn köprüsünün yakınlarında bir mahallede geciyor. Eddie ve Beatrice orta yaşlarda evli bir çift; Eddie'nin bebekken kimsesiz kalmış yeğeni Catherine'e anne-baba olmuşlar. Artık 16 yaşında olan Catherine çocuklukla kadınlık arası bir geçiş sürecinde; yetişkin bir kadın olarak hayata atılmak heyecanı içinde.

Bu sıralar Beatrice'in Italya'dan yasadışı yollarla gelmiş akrabaları, Rodolpho ve Marco, bir kaç aylığına eve misafir olarak yerleşiyorlar. Catherine'le Rodolpho birbirlerine aşık oluyor. Iki genç arasında başlayan romantizm Eddie'yi çileden çıkarıyor. Catherine'e karşı beslediği duyguların baba sevgisinden ziyade saplantılı bir aşka dönüşmüş olması, mahallede trajik olayların gelişmesine yol açıyor.

*




Sınıf dağılıyor. Yerden kitaplarını toplayan ve bir yandan 3-4 kişiyle konusan Sharon'a bakıyorum. Dersi zaten yarım saat uzattı, hala konuşuyor.

"Sharon!" diyorum, "Pardon, muhabbetinizi kestim."
"Yok önemli değil Ayça. Bugun ne kadar iyiydin! Tam istediğim gibiydin."
"Bize gidelim mi? Yorgun değilsen? Yemek yeriz."
"Hiç yorgun degilim, tek bir şartla gelirim: Bana yemek vermeyeceksin."

O biraz zor. Misafir misafirliğini bilecek, geldi mi bir-iki bi'şey yiyecek.

*
Hikayenin bundan sonra bir anlam ifade etmesi için şu detayı eklemem gerek: Ben evliyim o sıra. Evet ya, gerçekten iğrenç... olan evlilik müessesesi değil tabii; o sıralar içinde bulunduğum ahval ve şeraiti kastediyorum.
Kocam o akşam evde yok. Neredeydi hatırlamıyorum. Mekan: Onun evi. Benimle evli, dolayısıyla -dolaylı da olsa- ikimizin evi, ama daha çok onun evi. 

"Bak, yemeyeceğini söyledin ama çok güzel şu var bu var bilmemne var..." diye dolaptaki yemekleri sayıyorum. Sharon bana çok pis bakıyor...
"Tamam o zaman ben sadece çay yapayım."

*
"Sharon, bu akşam çok farklıydı. Hiç böyle heyecanlanmamıştım. Etkisi hala üzerimde, sanki kanım daha hızlı akıyor, derin nefes alamıyorum. Üzerimde bir baskı var, gece gece koşmak istiyorum. Mutluluk değil bu. Tatsız bir his..."
Sharon, her öğretmenin öğrencisine "Aferin sana!" derken takındığı o ışıltılı ifadeyle bakıyor:
"Direktiflerimi uyguladın ve oynadığın karakterin duygularını anladın. Üstündeki senin değil, Catherine'in huzursuzluğu. Ruhun başka vücuda geçmesi gibi, ama tam tersi: Vücudun başka bir ruha geçmesidir bu. Zordur. Çünkü insanın kendi ruhundan, sorunlarından, hayallerinden sıyrılıp bambaşka birinin ruhuna, sorunlarına, hayallerine girmesi ürkütücüdür. Cesur olmak gerek."

Evet. Hakikaten ürktüm, tırstım, korktum, bir nevi üç buçuk... Hey!
"Bir şey buldum!" 
Su kaynadı. Çay? Off, bırak şimdi...

"Sharon! Ben bu şekilde oynayarak gerçek hayatta da içinde bulunduğum ruh durumundan çıkıp istediğim ruh durumuna geçebilirim! Tekrar sevebilirim, aşık bile olabilirim. Oyunculuk teknikleriyle bu enkazdan mutlu bir evlilik yaratabilirim."


!!!  EVREKA  !!!
Nasıl bakıyor öyle, "Zavallı" der gibi...
"Hayır Ayça. İyi bir oyuncu olmak, iyi bir oyun kurmana yetmez."
*
"İletişimi bir top oyunu gibi düşün: Top iki ya da daha fazla kişi arasında gider gelir. Onu düşürmeden devam edebilmen için sadece sen değil, oyun arkadaşların da oynamaya hevesli ve topu sana atmayı becerebilen kişiler olmalı."

"Kadın-erkek ilişkisi top oyunu gibidir. Taraflar topu birbirine atıp tutar. Sessizlikte dahi bağlantıyı koruyabilmeleri için usanmadan oyuna devam etmeleri gerekir -Çabuk yorulan bir insanla bunu başaramazsın. Aşk, iki tarafın da özverili ve hevesli olmasını ister; tek taraflı özveri oyunu boşu boşuna uzatmalara sokar."

"Senin oyununda partnerin topu yakalamıyor, ya da imkansız yönlere fırlatıyor. Hırslanıyorsun, öfken sana enerji veriyor. Koş, yakala, getir, topu eline ver, o yine uzak bir köşeye fırlatsın... İstediğin kadar iyi oyuncu ol, istediğin kadar koş, bu oyun uzun sürmez. Yanlış giden evliliği sürdürmeyi biz kadınlara marifet diye öğrettiler. Değil... Böyle koşmaya devam edersen düştüğün yerden kalkmaya mecalin kalmayacak."

*
"Ben güçlüyüm. Ben herşeyi düzeltirim, ona öğretirim. Ben..."
Ne zaman başarısızlığı kabul etmek zorunda kalsam, kendimi şöyle hissediyorum: BOMBOK. Yapacak bir şey yok yani, öyle mi? Nasıl ya? Kesin var, kesin...

Ben ne yapıyordum şimdi? Ha evet, çay.