December 23, 2014

Pesketeryanlığın Tarihi: 3. Hafta

(Balık hariç) et yemeyi bırakalı neredeyse üç hafta (yarın) oldu! Ne bir tavuk, ne bir koyun, ne bir kuzu, hiç biri benim yüzümden ölmedi ve hiç birinden çekmiyor canım. (Alkış yok mu?)
İtiraf ediyorum: 2-3 balık öldü.
... ve geçen hafta sevgilimin pişirdiği kırmızı etten minik bir lokma tattım -canım çektiğinden değil, o kadar methetti ki "Çok güzel olmuş" demek için yedim.

Kendimle ilgili gözlemlerim:
- Kilom aynı.
- Süt, balık, yumurtayı eskisinden daha az tüketiyorum.
- Eskiye kıyasla daha çok meyve, fasülye ve kuruyemiş yiyorum.
- Haftada 21 öğün olduğunu farzedersek, bunun 5-6'sı vegan.
- Hayatım her zamanki gibi devam ediyor.

5 Ocak 2015'te Girilen Not:
- Yemek yeme tarzına bağlı yaşam stilleri, futbol fanatikliği, dini mezhepler, politik görüşler, vb. gibi insanları gruplaştıran cemiyetlere yakın bir manevi hissiyat yaratıyor olabilir mi?
- Dünya için iyi bir şeyler yapma arzusu kuvvetlendikçe bireysel yetersizliğini fark eden birey, bir dini /ya da dinsizliği /ya da bir siyasi partiyi /ya da bir ırkı /ya da feminizmi /ya da tarihte önemli işler başarmış bir insanı, maskotmuşcasına, kendi bu-böyle-gitmez-bi-şey-yapmak-lazım-millet! heyecanına BAYRAK yapan birey... Benzer bir vicdani tatmin hissini pesketeryanlıkta da buluyor... mu?

Elizabeth Gilbert'ın "Ye, Dua Et, Sev" kitabında beni çok etkileyen bir bölüm var: Bir rahibe Elizabeth'e şöyle der: "Suçluluk duygusu hissettiğin zaman, bunun sadece suçluluktan kaynaklandığını zannetme. Bu duygu, sandığın kadar masum olmayabilir. Insan bazen kendisini daha ahlaklı hissetmek için suçluluk duygusuna sarılır."

- Hadi ama, "Bu böyle gitmez bi şey yapmak lazım millet!" demek lazım değil mi ki bir yandan??

Ben düşüneyim.

December 15, 2014

İçimdeki Ses

"Benden daha çok bahsetmelisin" diyor. Bütün bir postu kendisine ayırırarak kuyruklu egosunu yeterince mest ederim sanıyorum. Yaklaşık 3 yıldır bu adreste yazıyorum ancak daha yeni tanıtıyorum, lütfen kusuruma bakmayın.
Ama o kusura bakar, biliyorum.

Yanda resmini gördüğünüz zat-ı muhteremdir, İÇ SESim. Beynimin kıvrımlarında ikamet ettiği için ince, uzun ve kıvrık bir yapıya sahiptir. Tipik bir tutunan, yani Connectus Erectus, belki benden bir kaç ay daha genç (ama dantel-örtülü-kanepesinde-el-öptürmeyi-bekleyen-teyzeler gibi konuştuğu çoktur), duruma/ortama göre laf çarpan/bölen/toplayan/çıkaran, zihnimin çenesi düşük kontesi.
Beraber büyüdük. Aynı yerleri gördük, aynı okulları bitirdik. O her zaman benden daha iyi bir öğrenciydi. Gördüklerimi nasıl yorumlayacağımı anlattıkları zaman başkalarının dediklerini kendi düşünceleriymişcesine benimsedi. Sonra onları sanki "kendi orjinal fikirlerim"miş gibi bana kakaladı. Haksızlığa uğradığım bütün zamanlarda üstüne alındı, benden önce o kızdı, o üzüldü, o heyecanlandı. Bu benisahiplenişler zaman içinde onda -benimkinden farklı olarak- bir tarz yarattı: Bir havalar, bir saraylı haller falan... Dürter beni, "kızım biz asiliz, kendine gel" der soyumuza yaraşan şekilde davranmadığım zamanlarda. Soyumuzu sorarım, cevap vermez. Öldüresiye eleştirir. Eleştiriye gelemez; ve beni "eleştiriye gelememekle" eleştirir.

Bu beyin benim cephaneliğim, iç sesimin ise yaşam alanıdır. Aynı beyne hükmetmeye çalışmak bizi çatışmalara sürükler. Savaşı kaybettiğim zamanlar beynimin yeni düşünce üretme şalterini indirir ve sadece KALIPLAŞMIŞ DÜŞÜNCELER ODASInın ışıklarını yakar. O odada, başkalarının içeri sokmalarına izin verdiğim fikirler durur: Annemin bir erkekte aramam gereken özelliklere dair verdiği öğütler (benden en az 2 yaş büyük olmalı), babamın annemi üzersem karşımda onu bulacağıma dair verdiği bilgi (annemin üzülmesi bu kadar kolay olmasa hiç sorun değil aslında), doktorun "herkes yurtdışına giderse bu memleketin hali ne olacak" demesi (anafikir, ben ve benim gibilerin vatan-sevgisizliği), falan fıstık.

Hayatımda kalmasa da hafızamda kalan bir takım insanlar, 20'lerimin ilk yarısında bakire olup olmadığımı merak eden bir kaç genç adamın çok lüzumlu fikirleri... Bâkire arayan için yeterince "temiz" değilmişim; bâkire istemeyen için yeterince "konuya hakim" değilmişim. İç sesim dedi ki: Seni adam yerine koyup yatmak istiyorlar ama reddediyorsun, sen konuşmaya bile değmezsin kızım! Tabii ki iç sesime hak verdim, her b.ku bildiğine inanan konuşmacılara karşı manasız bir zaafım var çünkü. Mini etek giyince modern görülüp aferin alan ama boynundan öptürünce orospu sayılan bir neslin şaşkın bireylerine göre belki biraz fazla tahammülsüz de çıktım üstünüze afiyet: Ülke değiştirdim.

20'lerimin ortalarında, kendisine aşık olduğum için ülke değiştirdiğimi zanneden bir adamla evlendim. Onun bu fikre nasıl vardığını hiç anlayamadım ama zaten anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki... Ben bu zekayla İTÜ'yü nasıl kazandım, hayret. "Sen yatakta orospu ol ki ben başka orospulara gitmeyeyim" dedi kocam. Yani iki seçeneğin var, diyor burada şair, ya orospu olacaksın ya da aldatılan. Ben ikinci şıkkı seçtim, çünkü iç sesim "Ne olursan ol ama sakın orospu olma" diyordu.
Boşanma masrafları girdi mi girdi. En azından orospu olmadım diye seviniyordum ki, başka bir şair beni düzeltti: "Orospu!" dedi, "bana umut verdin, sonra terkettin". Ne ara umut verdim hatırlamıyorum ama kesin vermişimdir. Fazla olan neyim varsa ona buna vermek gibi iğrenç huylarım var. Hem umut vermek çok orospuca. Adam haklı yani.

Hayatımı onların hayallerine göre şekillendirmemekle suçlu bulunduğum insanlar koleksiyonum... Bazen beynimin KALIPLAŞMIŞ DÜŞÜNCELER ODASInda koro halinde marşlar okur, fasıl geceleri düzenlerler. Düzenli ve aydınlıktır bu oda, gözünüzün önüne kasvetli bir tavanarası gelmesin: Herşey yerli yerindedir ve kolayca bulunur. İç sesim orada oturmayı sever . Bazen eski sevgiliden kalma bir kuple okur, bazen adını unuttuğum bir arkadaşın ettiği topu topu iki cümleden birini alıntı yapar ve altına kendi imzasını atar. Öyle ya, birisiyle aynı fikirde olunca o fikir kendi fikriniz sayılır artık. İç sesimin fikirleri de işte böyle böyle sahiplendiği alıntılardır.

Sil baştan bir düşünce üretmedi hiç. Beyni kontrol altına aldın bari hepsinden istifade et, değil mi? Yok, illa o beyni alacak piç edecek. Bir yılan oynatıcısı gibi hipnotize eder beni (kuyruk da ondadır, kaval da). Bazen inadına yapıyor sırf beni gıcık etmek için, diyorum. Ben kızınca "Sözümü dinlemeseydin sen de! Zorlamadım ki!" diyor. O da doğru vallahi hiç zorlamadı bugüne kadar. Çekmecelerde, raflarda ne bulduysa onu verdi, ben de aldım. Alırken sorsam, mesela, "Bunu nereden buldun?" diye, o da söylese, mesela "Annenin arkadaşı söylemişti sen lisedeyken" diye, hah işte o zaman belki almam. Ya da belki alırım.

İşte böyle. İç sesimi beynimin korteksinden dinlediniz. Ve daha çoook dinleyeceksiniz.

December 10, 2014

PESKETERYAN: Vejetaryen olmak isteyip de olamayan insanın olduğu şey

Bu kişi veganizmi Nirvana'yla bir tutar. Veganlık, ulaşması zor mertebelerin en asillerindendir -ki zaten onu göze alamaz "bari vejetaryen olabilsem" der. Mezbahalarda aslında neler olduğunu öğrenir, kusacağı gelir yutkunur, "tamam yemiyorum!" diye kalkmasıyla "B12 vitamini eksikliğinden hasta olursam annem beni öldürür" diye oturması bir olur. Insanoğlu omnivor mudur herbivor mudur diye Google'larda merakına derman arar, bilim dünyasının bile fikir birliğine varamadığı bu konuda bireylerin nasıl da kendinden emin carcarcar yazılar döşediği sayfalarda kaybolur, kaybolur... Sonunda çareyi -pes etmezse- pesketeryanlıkta bulur.

Pesketeryanizm:
Peske, İspanyolca 'balık'tan gelir. Deniz ürünleri (balık, ıstakoz, kalamar, midye, midye dolma,...) dışında kalan tüm hayvan eti çeşitlerini yemeyi reddeden bir beslenme şeklidir. Pesketeryanlar süt, yumurta, bal,... vb. falan da yer. Her ne kadar yaşam tarzında hafif değişiklikler gerektirse de çok fazla kastırmayan bir "Doğanın anasını daha az ağlatalım"izm türüdür.
İşte ben ondan oldum. Tam bir hafta önce, 3 Aralık, saat 13-14 sularında.

İç sesim: Aferin sen de öyle böyle bir -izm'e girdin gari. Hayırlı olsun.

Gizli örgüt üyeliği ya da dini mezhep gibi geliyor kulağa. Geyik yapmak için uygun bir açılış sözü, pesketeryanlık, ve ayrıca veganlığa kafası yatmasa da saygı duymayı başarabilen ortalama et-sever insanın aklına sorular getiriyor. Mesela:

- Hayvanlar ölmesin diyorsun ama balık hayvan değil mi? Onu niye yiyorsun?

Bir aksilik çıkmazsa eninde sonunda olayı vejetaryenliğe bağlayacağım zaten, pesketeryanlık benim için yalnızca bir geçiş süreci.

Ayrıca ben hayvanların ölmesine karşı değilim. Hayvanlar her zaman birbirini yer, biz de ölünce vücudumuzu kurtlar, solucanlar, bakteriler yiyecek. Ancak yemek için öldürmenin de bir gururu haysiyeti olmalı kardşim! Açın Youtube'u, bu konuda yüzlerce video var. Ben bu postta kimseyi vejetaryenliğe ikna etmek gibi bir amaç gütmediğim için araştırma işini siz okuyanın insiyatifine bırakıyorum. (Araştırmadan ikna olmayın zaten)

- Insanlar hem et hem ot yiyen "omnivor" canlılar sınıfına girer. Bizler otçul değiliz, et yemeye ihtiyacımız var..
... derdim ben, mesela.

Öyle gibi görünüyor; kıtlık-ölüm-kalım-mecburiyet meselesiyse hayvan yiyeceğiz. Ama doğamızın gereği tam olarak öyle değil. Etçil hayvan, eti çiğ yediği zaman hastalanmaz. Biz hastalanıyoruz.
Ama siz her türlü eti yiyen türde bir omnivorsanız, lütfen hatırım için bundan sonra tavuğu çiğ yiyin.

İç sesim: Ohoo kız pestefaryanlıktan girdin, ateşli vegan kinayesiyle konuşuyorsun artık.

Pestefaryan değil, pesketeryan... Aman be iç ses sen de bir susmuyorsun!...

November 17, 2014

Kötü Blogır

Diyorlar ki, iyi bir blogger haftada en az iki yeni yazı post eder.

Bu hesaba göre ben rezalet bir blogger'ım. Ya da belki de rezil bir blogırım. Blogger mıyım, blogır mıyım emin bile değilim...
Daha iyi bir blogger olmayı denedim. Kastım daha sık yazdım. Her ne kadar kötü bir blogger (ya da blogır) da olsam, benim de kendimce standartlarım vardı: Sık yazınca zaten belli belirsiz olan standartlarımın gözle görülür biçimde altına düştüm. Yazı sayısı arttıkça kalite geometrik olarak azaldı.

Ne yapayım, sabah kahvaltısında omletimin içine 2 gün önceki akşam yemeğimden kalma patlıcan parçalarını da eklediğimi mi yazayım? Daha önce bir kere yaptığım gibi yeşil ojeli ellerimden mi bahsedeyim? Yo, belki de turuncu ojelerimden bahsetmeliyim - ki,okuyucu yeni haber görsün.

Ayda bir yazınca önemli bir kaç düşünce parçasını yakalayıp yörüngemde, pattadanak! bloguma koyabiliyorum. Bazen bu önemli düşünce parçaları haftalarca, hatta aylarca girmiyor yörüngeme; önemsiz olanlar ise meteor yağmuru gibi kafama kafama düşüyor. (Belki siz de) takdir edersiniz ki bu daha-az-önemli-dişince-parcacıklarını benimle aynı sistemde dönüp duran komşu gezegenlerle paylaşmayı çoğu zaman yeterli buluyorum (Arkadaşlarla geyik yapıyoz yani).

Bazı blogırlar (ve blogger'lar) hem haftada 350 post yazıyorlar, hem de saçmalamadan, yok ben bu blog işinden vazgeçeyim en iyisi, beni aşıyor,... demedim mi?
Dediiiim.

Ama 2 ayda bir yörüngeme sokulan o süper nadide düşünce parçacıklarını -blog olmazsa- nereye sokacağım, çok pardon? Vallahi bu beyinden bile bazen enteresan fikirler çıkabiliyor. İnsanlık kesinlikle nasibini almalı benden. Bir Ayça kolay yetişmiyor. Bir Ayça kolay düşünmüyor.

O halde? Az az, sık sık mı? Ayda bir, büyük büyük mü?

September 09, 2014

Yani 3 katlı pasta gibi... 3 silahşörler gibi...

Diyelim ki, Istanbul Hatırası'nı bir plağa kaydettim.
Sonra onu sağlam, korunaklı bir kutuya koydum.
Kutuyu uzayın derinliklerine gönderdim... diyelim. (Nasıl mı? Roketle tabii ki)

Yıllar sonra, bir uçandaire dolusu uzaylı bizim yakıtı bitmiş roketi bulmasın mı? Bulup da içine bakmasın mı?! Siyah, yuvarlak bir nesne. Tırtıklı tırtıklı.
Feci teknolojik cihazlarıyla atom çekirdeklerini analiz edecekler. Tırtıklarını sayacaklar. Ya da belki roketin çalışmasını sağlayan parçalardan biri olduğunu düşünecekler. Içinde kayıtlı bir şarkı olduğu, o şarkının içinde kocaman bir şehir olduğu, o şehrin içinde neler neler olduğu... hiç bir zaman keşfedilmeyecek.

Mesele teknolojinin ileri ya da geri olması değil. Benim evimdeki teknoloji seviyesi bir taş plaktan müzik elde edemeyecek kadar "ileri" olduğundan; kutu, roket yerine benim eve de girse başına gelecek olan aynı şey: Sessizlik.

Ya bizim de etrafımızda çok çok çok çok çok... çok uzaklardan gelmiş objeler varsa? Ya anlamları çok yanlış yerlerde arıyorsak? Göremiyorsak, sesi duyamıyorsak, cisimlere ya da kavramlara doğru açılardan yaklaşmak hiç gelmiyorsa aklımıza?

*
Bahsettiğim türdeki kapalı mesajların sırlarını -yani, gizli anlamlarını- çözebilmemiz için 3 katmanlı bir bilgi dağarcığı oluşturmamız gerekli:
1. katmanda ÇERÇEVE MESAJ var. Bu mesaj der ki: "Bu objenin içinde anlamlı bir bilgi var."
2. katmanda DIŞ MESAJ var. Şöyle ki: "Bu objenin içindeki bilgiyi deşifre etmenin bir yöntemi var."
3. katman, yani İÇ MESAJ, objenin taşıdığı bilginin kendisidir.

Mesela bugün müzelerde gördüğünüz kil tabletlerde ne yazdığını şayet anlayabiliyorsak, bunu arkeolog arkadaşların konuya 3 katmanda yaklaşmalarına borçluyuz:
1. Bu kil tablette eski bir uygarlıkta kullanılmış bir yazı var. (Çerçeve mesaj)
2. Bu yazı Çivi yazısıyla yazılmış. (Dış mesaj)
3. Çivi yazısıyla yazılmış olan bu anlaşma, Falanca ve Filanca devletleri arasında geçen Bilmemne Savaşı'nın sonuçlarını belgeliyor. (İç mesaj)

*
Uzaylı elemanlar bu 3 katmandan bihaberse, ellerine geçen taş plağın çerçeve mesajını, yani içinde müzik olduğunu anlamaları hayli uzun zaman alacak.
O değil de, aynı uzaylılar Dünya'ya gelip bize kendi dillerinde bir şey anlatmak amacıyla ya bulutlara eğri büğrü şekiller veriyorlarsa? Uzaylı milletinin neyi nasıl anlatacağı hiç belli olmaz...

*
Böyle şeyler düşündüren kitaplar okudukça dünyanın esrarı azalmıyor, artıyor. Sözünü etmek istediğim (ama etmediğim, onun yerine okuyup öğrenme zevkini keyfinizin kahyasına bıraktığım) kitap:

Gödel, Escher, Bach - Bir Ebedi Gökçe Belik
Yazar: Douglas R. Hofstadter

July 11, 2014

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

"Olduğum yerde kadehimi bitirdim. Kucağımda halamın şalı, yelpazesi, saplı dürbünü, dış salonun arkasındaki odada büyük baldızımın avaz avaz söylediği şarkıları dinlemeye başladım."

"Yarabbim ne emniyetti o! Nasıl bağırıyordu! Nasıl kendinden memnundu! Ve o bağırdıkça bütün etraf onunla beraber coşuyordu! Beni görür görmez coşkunluğu bir kat daha arttı. Ortada mor elbiseleri içinde olduğundan şişman ve çirkin, fakat yine de garip bir şekilde sevimli, küçük bir fil yavrusu gibi yüksek ökçeli iskarpinlerinin üstünden etrafındakilere doğru -şüphesiz korsası yüzünden- güçlükle eğile eğile, parmaklarını çıtırdata çıtırdata okumakta olduğu şarkı bitince, alkışları bile doğru dürüst beklemeden benim yıllarca kendisine öğretmeğe çalıştığım halde muvaffak olamadığım bir semaiye başladı. Zavallı semai acemi terzi eline düşmüş Hint kumaşı gibi gözümün önünde doğrandı gitti. Bu tahribat hayran dinleyiciler tarafından aynı şekilde alkışlandı. Bu sefer halamın eşyasını, yanı başımda duran Ekrem Bey'e devrettiğim için alkışa ben de katılmıştım. Semainin arkasından Dede'nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hale giremezdi. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. Fakat bu musiki değildi artık! Bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. Ikisini de askerliğimde Şeytan Dağları'nın yalnızlığında sık sık dinlemiştim. Maya, bölüğün neferlerinin ağzında, yıldızlarla konuşma gibi bir şeydi. Onların erkek seslerinden bu keder taştı mı, bütün tabiat canlanırdı. Halbuki büyük baldızımınki..."

...

Yukarıdaki iki paragraf Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" romanından alıntıdır.
Keyifli bir kitap. Kahkaha patlattıran değil de, dudaklarınızın kenarlarını okuduğunuz sürece kıvrık tutan cinsten.

Şu hayatta Hayri İrdal mı olmalı, Halit Ayarcı mı? Işte bütün mesele bu. Ve ben bu meseleyi öyle manyakça bir ciddiyetle düşünüyorum ki...

May 27, 2014

Bu blog SIKICI bence

Neresinden kessem, neresini yapıştırsam... Şahsen okurken hiç beğenmiyorum yazılarımı.
Okuyan var mı kontrol etmiyorum ama merak da ediyorum aslında. Adamlar hangi postun hangi bilgisayardan okunduğunu iki tıkla bil diye sistem koymuş. Bakmıyorum, demek ki merakım çok kuvvetli değil..
Hep üşengeçlikten... Belli, üç noktada bile üşenip iki nokta koyuyorum.

Ben bu kadar sıkıcı değilim sanıyordum ama yazılarım niye böyle? Şeytan diyor hepsini sil komple kapat başka birini aç onu da batır...

İç sesim: "Bu kız saçı uzasın diye kuaföre gitmeyi keseli beri başka şeylerden sıkılıp bozar oldu. Bir kuaföre mi gitsen sen?"

Hayır hayır! Yeniden uzun saçlı olmak istiyorum!
Postlarımı kısaltacağım. Bence çok uzun ve şekilsizler.

April 26, 2014

20'li yaşlarımın son gününden bildiriyorum

Kadınlık, (hala!) ayağıma büyük gelen topuklu bir çift rugan ayakkabı gibi. Acele yürüdüğüm zaman dengeyi bulmada problem var.
Ben 30'da tam gelir sanıyordum.
 *

20'li yaşlar ve 30'lu yaşlar... İki gezegen ne kadar aynı olabilirse o kadar aynı.
Bir tarafı öteki taraftan ayıran tek şey, şimdi benim için incecik bir tül perde.
*

Bir şeyi 40 kere söyleyince oldu kabul eden zihniyet, bana "kendini hissettiğin yaştasın" diye abuk sabuk konuşmasın, rreca ederim. Çoğunluğun, kadınları "çatır çatır becermelik", "cami gitmiş ama mihrap yerinde", "evde kalmış artık evlenmez", "gideri var" gibi yaş-mihrap ekseninden çık(a)mayan yorumlarla değerlendirdiği bir gezegendeyiz sonuçta hepimiz. Ne onlar bu eksenden çıkabiliyor, ne de onların dışında kalanlar dilediğince uzağa kaçabiliyor.
Bu "çoğunluk" insanlar birer beyin edinene kadar, ya da matematikçiler 30'u 20'ye eşitleyecek bir denklem geliştirene kadar "Ruhum hala 20 yaşında, lay lay" türünden gereksiz avuntulara prim vermeyeceğim.

Gereksiz; çünkü 20 yaşına dönmek isteyen de kim, haaaaahha! Ruh ve beden akran olmazsa nasıl anlaşacak?
Ve diğer bir "çünkü": 30'lu yaşlarında kadınlar saçmalıklara ancak gerekli olduğu hallerde inanırlar. Tül perdenin ardından şimdilik edindiğim izlenime göre bu böyle.
*

20'lerimin son gününü henüz yaşamaya başlamadım.
(Sabah saat 10 ve ben hala yataktayım, dersem daha net olur.)

Lezzetinin zirvesine varmış avokado gibi bir gün.
Ortasından ikiye keseceğim önce. Çekirdeğini çıkaracağım.
İki yarımın içine bıçakla derin olmayan kesikler yapacağım (baklava şeklinde, tercihim).
Kaliteli bir zeytinyağı gezdireceğim içlerine. Ve limon. Ve tuz. Ve karabiber.
Çekmeceden bir çay kaşığı alıp pencerenin önüne oturacağım.
Vaktinde yenen bütün avokadolar gibi bu eleman da yeşil ipeksi bir krema kıvamında kolayca gelecek kaşığıma.
Pencereden dışarı bakacağım. Elleri ceplerinde hızlı hızlı yürüyen bir adam göreceğim.
Ya da belki de kumral güzel bir kadın hoşuma giden bir pardesüyle süzüle süzüle geçecek.
En azından kar yağmıyor, diye sevineceğim.
*

Benim için özel, insanlık için öylesine bir gün.
Otuzuncu doğumgünümden bir gün önce ne açmamı bekleyen bir telefon, ne de cevap vermem gereken bir mesaj bekliyorum. Telekomünikasyonun yokluğunun keyfini çıkarmak niyetindeyim. Aranmak bazen daraltıyor beni. İnsanlar fazla gelmiyor da Facebook, Whatsapp, Viber, LinkedIn, telefon, e-mailler, o bip-bip sesleri, basmam gereken tuşlar falan filan fazla geliyor -bazen.

Bakınız yeni yaşım etkilerini şimdiden göstermeye başladı: Teknolojiden şikayet etmeler falan!
*

Saat 11. Burnuma yanık kokuları geliyor... Yoksa günüm mü yanıyor ne!
Kalkıyorum. Mükemmel bir avokado beni bekliyor.

March 30, 2014

Bir Seçim, Bir Kaybediş

2014 yerel seçimleri sonuçlanmak üzere. Yakılan oy pusulaları, medyanın ahlaksız habercilik anlayışı, göz göre göre yapılan -hatta kamerayla kaydedilen seçim hileleri, daha sonuçlar kesinleşmeden kral efendi ve ailesinin halka balkonlardan gövde gösterisi yapmaları, vesaire, vesaire...
Luna park gibi ülkeyiz. Dev aynalarımız var. Parlak ışıklarımız, baş döndüren balerinalarımız, dönme dolaplarımız var. Hepsi ithal.

Facebook'ta arkadaşımın paylaştığı bir fotoğraf: 30 Mart Seçim Hatırası

Bu seçimlerde yurtdışında olup oy veremediğim için utanıyordum. Yok protestolarda pankart açmalar, yok gazetecilerle konuşmalar, yok rica minnet yazı yazdırmalar, yok bilmem ne... Oy vermeye gelince, bu kadar tatavadan sonra bir araştırdım ki, pısss.. "Oy vermiyorsan kapa çeneni" dedim kendi kendime, oturdum oturduğum yerde.

Salt düşünceyle dünyayı kurtaramayız. Aksiyonla bile olmuyor. 
Savaşmakla, karşı çıkmak ve haykırmakla da olmuyor(muş). Atatürk "Size ölmeyi emrediyorum" derken aslında başka seçeneği yoktu. 

Keşke hala sadece oy veremeyişimden utanıyor olsaydım. Berkin'den, Ali İsmail'den, Abdullah'tan, Ethem'den, Serap'tan da utanıyorum şimdi. Ölümlerinin benim ya da başkalarının elinden çıkmış olması arasındaki farkı algılayamıyorum. Atatürk resimlerinden, Türk bayrağından, askerlerden, şehit analarından,... Yaptığım ve yapmadığım hiç bir şeyin bir fark yaratmamış olmasından feci utanıyorum.

*
2 Nisan'da girilen not:
Güzel şeyler de oluyor aslında. Mansur abi geliyor, ergen Melih gidiyor! Bak bu sefer de o adam gitmezse keserim kendimi. En iyi ihtimal saçımdan keserim.

Ben nasılım bu arada?
Aşk desen, balkondaki mum alevi gibi bir sönüp bir parlıyor. Y kromozomum olsaydı bu durumun farkında bile olmazdım. Ama kader bana X'i bol kepçeden koymuş. Hal böyleyken kafayı iktidarsız Mart kedilerinin trafo merakına takarak rahatlıyor olabilir miyim acaba...
Güçlüyüm, hatta biraz fazla. Emin olduğum az şeyden biri bu.

*
19 Mayıs'ta girilen not:
Ergen Melih yerine seçimi bir avokado kazansaydı Ankara için daha hayırlı olurdu. Ama önemli değil bu.
Soma'da 300 küsur kişi öldü. Belki 400, belki 500...
Ne zamandır sayılarla fazla içli dışlıyız.

March 23, 2014

Ne başlık konur ki böyle yazıya? BEYİN KANAMASINA DAİR...

Bugün hırçınım. İyi ki yalnızım da kimseyi hayatından bezdirmiyorum.

İki gün önce fena hastalandım. Gece karanlığında uyandığımda -galiba ateşten- kalkıp kaloriferi söndürmek istedim. Yürürken başım döndü, düştüm, düşerken kafayı çarptım, çarpmanın etkisiyle -ee bir işi yapmışken tam yapacaksın- bayıldım. Bilmem kaç dakika sonra feci bir kafa zonklaması ve diz ağrısıyla yerde uyandığımda beni tek şaşırtan şey, bakmakta olduğum tavan manzarasının hem tanıdık hem de olağandışı olmasıydı. Meğer ben daha önce hiç misafir yatak odasının girişinde uyumamışım, gördüğüme şaşırmam ondan. Kafam acımasa olayın giriş-gelişme kısımlarını da çözemeyecektim. Bir de hala nasıl sıcak ama nasıl sıcak... Kalkıp kaloriferi kapattım ve yine düşmeden buldum yatağı.
Sonra "Ay ben ya beyin kanaması geçirirseeem!!" korkuları... 2 saat uyumadım.
*  *  *

Beyin Kanaması Teşhisinde Yararlı Bilgiler:
(Bu yazımda engin bilgi dağarcığımdan bir şeyler kapacaksınız.)
Çok zaman önce bir yerde okumuştum: Beyin kanaması şüphesinde, hastaya şöyle böyle hareketler yaptırın, bakın bakalım yapabiliyor mu, falan diye. Yapabiliyorsa sorun yok, diyordu.

Mesela, dil çıkarmak. (Denedim, oldu.)
Dille damağa bastırmak. (Bence bayağı kuvvetli bir performans sergiledim.)
Kolları yukarı kaldırmak. (Yatarken bunu yapmanın bir manası yoktu, yapmadım)
Basit bir cümle söylemek. (Hemen şehirdışındaki erkek arkadaşımı arayıp durumu ona anlatabildiğime göre sorun yoktu)
Gülümsemek. (Bunu yapamamak felcin habercisiymiş. Bilmiyordum, bu sabah araştırırken öğrendim. O durumda kesinlikle aklıma gelmezdi yani.)

Uyguladığım testleri başarıyla geçtiğime göre beynim kanamıyordu. Erkek arkadaşımın ambulansı aramak, arkadaşları aramak, komşuyu aramak gibi mantıklı fikirlerini, evin dağınık olması, banyodan sonra çamaşırlarımı yerde bırakmış olmam, üstümün perişan olması, lavaboda kirli bulaşıkların olması, dişlerimi fırçalamadığım ve yarım gündür bir şey yemediğim için ağzımın kokuyor olma ihtimali, vb. nedenlerle reddettim.

Evet ben deliyim, ama kafayı duvara vurduğum için değil. Kafa her zamanki kafa. O kafayla sabaha kadar aynı rüyayı gördüm: Kemal Kılıçdaroğlu'yla seçim listeleri hazırladık. Gözümü her açıp kapayışımda yeni bir listeye geçtik.
*  *  *

Bugün Pazar. Sadece başım değil, her yerim ağrıyor. 2 gün yatmaktan olabilir. Sırtüstü yatmaktan dolayı bütün vücudumun arkası komple ağrıyor; yüzükoyun yatınca da boynum ağrıyor. Yarasa gibi başaşağı asılarak uyuyabilmeyi hiç bu kadar arzulamamıştım.
Zaten hiç bir zaman arzulamadım ki bunu. Hayatın insana ne zaman neyi arzulatacağı hiç belli olmuyor kuzum.  Bak işte hayat böyle çok enteresan bir şey. (Kritik bir sonuca vardım, bu kısmı not edin isterseniz)

... ve bir de çok sinirliyim of ama offf nasıl nasıl sinirliyim... ve bir de çok mutsuzum... ve kızgınım, kırgınım, öfkeliyim, huysuzum.
... ve bir de: Mutsuzum!
Hava çok soğuk. Öküz gibi kar yağıyor!
Tayyip Erdoğan'ı sevmiyorum! O insansa biz neyiz? Biz insansak o ne??

Gerçekten acaip sinirliyim ben ya.

February 28, 2014

Tulum, Valladolid ve Chichen Itza

Üniversiteden tanıdığım bir arkadaşımın düğünü vesilesiyle Meksika'ya gittiğimi önceki postumda anlatmıştım. O yazıya "İşinden istifa et ve derhal Meksika'ya git, dedi içimdeki ses..." gibi bir cümleyle başlamamdaki amaç, yazıya okur çekmekti. Allah beni ne yapsın.

İşin aslı şu:
İç-sesim uzun cümleler kurdu. "İstifa dilekçeni Meksika'ya gitmeden bir gün önce ver. Bu vesileyle tatiline çok kebap bir modda başlarsın. Yürü be aslansın sen heyy maşallah!" diye verdi gazı. Ben bu seslenişin özetini vermiştim. Gel gör ki blog okuru dikkatli, gözüne batan ayrıntı noksanlıklarını kesinlikle affetmiyor. Böyle de detaylara önem veren bir okuyucu kitlem var. Heyy maşallah!
... diye vereyim gazı.

Tamam. O başlıktan daha iyisini bulabilirdim.

*  *  *
Meksika'da gecen ilk iki günü anlatmıştım. 3 numaralı günden devam ediyorum.

Bir günlük evli arkadaşlarımızla plajda yatarken, Meksika'daki 4. ve son günümüzün planını yapmaya çalıştık (Hayat bazen öyle zor ki). Düğün davetlilerinin çoğu Rusça konuştuğu için Chichen Itza'ya Rus rehber eşliğinde otobüs turu organize etmişler. Sabahtan akşama kadar sürecek olan bu tur kişi başı 150'ye mal olacakmış...
150 derken, 150 dolar demek istiyorum. Tayip'le Bilaloğlandan esinlendim; böyle sadece sayı vererek konuşuyorum. Onlar gibi zengin gösteriyor.

Tarih turizmi için başka alternatiflerimiz var mı, diye düşünürken, davetlilerden genç bir Rus çift, Alex ve Alena, ilgilenirsek bizimle araba kiralamak istediklerini söylediler. Böylece daha az masrafla daha hızlı hareket edebilir, hatta aynı gün içinde hem Chichen Itza hem Coba hem de Tulum harabelerini görebilirdik.

Araba kiralamak iyi fikir. Ama bahsettikleri 3(!) yeri bir günde görmek için acele etmemiz gerek, abartmayalım, yakın olan bir-iki yeri görelim, dedim. Chichen Itza otele zaten 2.5 saat uzaklıkta. Sabah 4'te mi kalkacağım, manyak mısınız!? da dedim, içimden. Alex (tatilde bile her gün 6'da kalkıyormuş, oha!) planında ısrar edince kendisini daha mantıklı olmaya davet etmesini Inouk'tan rica ettim.
Arıza çıkarmak kadının, dövüşmek ise erkeğin alanıdır ne de olsa...

Alex çetin ceviz çıktı. Onun İngilizcesi pek yok; biz ise Rusça'da bir tek "Da" (evet) diyebiliyoruz; uzun pazarlıklar sonucunda Tulum ile Chichen Itza'ya gitmeye karar verdik. Bu plana göre Coba'ya girmiyoruz.

Sağda, otelden başlayıp Chichen Itza'ya uzanan rotamızı kırmızıyla çizdim.
Tulum Harabeleri
Biz Türkler tulumun 2 türlüsünü biliriz: Birisi rahmetli Cem Karaca'nın şarkısında geçer, diğeri bazen rakı sofrasında.

Bu postta -şayet daha önce duymadıysanız- repertuarınıza bir tulum daha eklenecek: Yucatan Yarımadası'nın batısında bulunan antik liman kenti, Tulum. M.S. 564 yılından 1518'de İspanyollar ayak basana kadar Antik Maya uygarlığının yerleşim merkezlerinden biriymiş. Yucatec-Maya dilinde çit, duvar manalarına geliyormuş. Denizden 12 metre yükseklikteki kayalıkların üzerine kurulmuş olduğu için bu adın verildiği sanılıyor.

Tulum'un genel tarihi konusunda daha fazla detaya girmeyeceğim. İsteseniz Google'dan neler öğrenirsiniz neler.

TULUM PLAJI - Fotoğraf, Wikipedia'dan alıntıdır.

Tulum'u işaret eden levhaları gördükten sonra yolumuza ilk çıkan açık otoparka girdik. Park yeri için ödemeyi yapacağımız memur -elinde bölgenin bir krokisi- İspanyolca bilip bilmediğimizi sordu. Günlerdir 'Fransızca'dan yola cıkarak İspanyolca konuşabilirim' teorisini savunan Inouk kendinden emin "Si" (evet) deyince, görevli "İyi, çünkü ben var İngilizce bilmemek" dedi ve başladı elindeki krokiyi son surat bir İspanyolca'yla anlatmaya.

Dördümüz gösterilen A4 kağıda basılmış krokiye pür dikkat bakarken beyefendi açıklamasını bitirdi. Sonra derin bir sessizlik oldu. Anladınız mı? gibi bir soru sordu. %100 özgüvenle kafalarımızı salladık (hatta Inouk yine "Si" dedi), park ücretimizi ödedik, ve krokiyi alıp çıktık.


Önceki postumda "Meksika'da eczacılar hariç herkes İngilizce biliyor"  demiştim. Eksik söylemişim: Meksika'da eczacılar ve müze görevlileri hariç herkes İngilizce biliyor. Neden acaba?
Açıklayayım. Bence:

1) Meksikalı eczacılar & İngilizce: Bu ikisinin bir arada bulunması gereksiz. Adam zaten yıllarca dirsek çürütüp Latince'yi sökmüş. Bir de senin karın ağrının İngilizce'sine niye kafa yorsun? Karnını tut ve hafif kıvran, al sana etkili iletişim. Kasma, kastırma.

2) Meksikalı müze çalışanları & İngilizce: Müzeye giriş bileti için ödeme yaparken "İspanyolca biliyor musunuz?" diye soruyorlar. Bilmiyorsan sen kimsin? (Muhtemelen) parası bol bir turistsin. "Rehber verelim" diyorlar. Rehber, müze giriş ücretine dahil değil: Turist başına 70-100 arası.
Rehber yoksa antik taşlara bakar bakar bir şey anlamazsın. Etrafta İngilizce bilgi veren yazılar bulmayı umuyorsan, var, ama çok az.

Tarih bilgisi bence ücretsiz paylaşılmalı. Üretim ve tüketim maddesi değil ki parayla satasın.
(Anladım, biliyorum, böyle böyle bölge ekonomisine katkı, işsizliğe çözüm, ekmek parası,...)

Biz ne yaptık: Diğer rehberli grupların yanlarına yaklaşıp bilgi aşırdık. Bilgi aşırırken çektiğim fotoğraf, buyrun. Sıfır montaj. Pişman mıyım?

Değilim. Zaten elle tutulur bir bilgi aşıramadım ki. Bir cümlenin tamamını duyunca uzaklaşan ve dinlemiyormuş gibi yaparken kendini rolüne kaptırıp gerçekten bir şey duyamayan bir tipim. "Bu ağaçlar... Mayaların çiğnedikleri... Dini törenlerin vazgeçilmez... Ve düşmanlarını bu şekilde... Obsidyen..." Bunları duydum, bir şey anlamadım.

Özellikle Mayaların neyi ve neden çiğnediklerini merak ettiğim için sonradan internette 3(!) dakikalık bir araştırma yaptım: Meğer bizim ciklet çiğneme alışkanlığımızın atası Mayalar'mış. Orta Amerika'da yetişen bir ağaç türü olan Sapodilla'nin özütünü çiğneyen Mayalar, 16. yüzyılda gelip Eski Amerika Uygarlıklarının kökünü kurutan beyazlara ilham vermişler... (Daha detaylı bilgi için tıklayın.)

Harita kaynak: http://library.thinkquest.org/C006206F/
Mayalar, Aztekler ve İnkalar:
Bu halkları hep karıştırmışımdır. Hangisi kimdir, ve Mel Gibson'in yönetmenliğini yaptığı Apocalypto filminde geçen halk, bunlardan hangisidir?
Bir 3(!) dakikalık araştırma daha yaptım, işte:
  • Eski Orta Amerika Medeniyetleri arasındaki en eski ve en uzun süren medeniyet Mayalara ait. Tarih sahnesine M.Ö. 2600 dolaylarında çıkmışlar. Meksika, Guetamala, El Salvador, Beliz ve Honduras'ta yaşamışlar. Bugün bu coğrafyalarda yaşayan nüfusun büyük kısmı Maya. Apocalypto filminde de bahsi geçen -kafa kesen- halktır. (Yandaki haritada yeşil ve kırmızı alan)
  • İnka'lar M.S.1200'den 1533'deki İspanya isgaline değin Peru'da hakimiyet kurmuşlar. (Haritada kahverengi alan)
  • Aztek'ler tarih sahnesine M.S. 14. yüzyılda çıkmışlar. Meksika'daki Texcoco gölünün bir adasında kurdukları en büyük Aztek şehri Tenochtitlan 1521'de İspanya işgaliyle düşünce, ülke sizlere ömür. (Haritada kırmızı alan)

Bütün bu medeniyetler arasında kendi yazı dilini geliştirebilmiş olan tek halk, Mayalar. Astronomi, matematik, mimarlık, şehir planlama ve seramik sanatında ileri eserler vermişler. Aztekler de fena değillermiş gerçi, dünyanın en büyük piramidini onlar yapmış. Belki bir gün de onu görürüm.

Tulum, ve bu bitmek bilmeyen yazının devamında ele alacağım Chichen Itza, Mayalar'dan günümüze kalmış bir çok yerleşim merkezinden sadece ikisi.


Asağıda, Tulum harabelerinin bir krokisi (kaynak), ve sonra benim kamerama takılanlar:

Gördüğünüz üzere şehir duvarlarla çevrili, ve köşelerde gözetleme kuleleri (watchtower) var. Taştan örülmüş bu duvarlarda yer yer tünel gibi dar kapılar açılmış, ancak eğilerek geçebiliyorsunuz. Mayalar bayağı ufak tefekmiş galiba.

THE HOUSE OF CENOTE: Antik limanın su kuyusu vazifesi gördüğü düşünülen yapı. Denizden su sızıntısı olduğu için kuyuda içilebilir su yok. Belki de, diyorlar, ölülerin yeraltı dünyasına uğurlandığı cenaze seramonileri için yapılmış simgesel bir kuyuydu... Bilmiyoruz artık.
TEMPLE OF THE WIND: Rüzgar Tapınağı. Ziyaretçilerin bina içlerine girmeleri yasak.
Bence cennet buna benzer bir yer.
Ya da böyledir, belki... Cennete inanmayan biri için ilginç yorumlar bunlar.
EL CASTILLO: Tulum harabelerinin en görkemli yapısı. 12 metre boyunda bir piramit ile birbirine eklenmiş gibi görünen bir kaç küçük binadan oluşuyor. Görkemli binaların dibine girip başımı arkaya atarak duvar boyunca yukarıya bakmak, çok yüksek bir binanın tepesinden aşağıya bakmak gibi bir his -veriyor bana.

Valladolid'den bir arkadaş
Valladolid:
Tulum'da 2-2.5 saat kadar kalmışızdır. Yolumuzun üzerinde bulunan bir diğer antik şehir Coba'yı planladığımız gibi es geçip Valladolid'e vardık.

Burası, Yucatan eyaletinin en büyük 3. şehri -desem de siz gözünüzde büyük bir şehir canlandırmayın. Valladolid, rengarenk boyanmış mütevazi evleri ve görkemli kiliseleri ile sevimli bir kasaba gibi görünüyor. Turistik aktiviteler açısından zenginmiş, ancak bizim kalıp keşfedecek zamanımız yoktu. Bir bankamatikten nakit peso çektikten sonra hızlıca öğle yemeği yiyebileceğimiz restoran arayışına girdik. Hızlıca aradık, ama hızlıca bulamadık. Turistlerin değil, yerli halkın tercih ettiği bir şeyler yemekti niyetimiz.

Arabayı şehir meydanında park edip otantik yerler bulmak ümidiyle sokak aralarına girdik. Meydandan uzaklaştıkça ortam feci otantikleşti: Otantik araba tamircileri, otantik sanayi mahallesi falan derken tam istediğimiz türden bir 'aile restoranı' bulduk. Merter'deki aile kebap salonlarını andıran bir yer: Oasis Aile Pizzacısı.

Yemekten sonraki 2 saatimiz arabayı park ettiğimiz yeri aramakla, Valladolid'den çıkmaya çalışırken kaybolmakla, Chichen Itza'ya giden yolu bilen bir Allah'ın kulu bulamamakla, ve uzun ugraşlar sonucunda son güzergahımız Chichen Itza'ya ulaşmakla geçti. Bunun bir de dönüşü var.
Ah Valladolid, valla kara delik gibisin.

Chichen Itza:
Chichen Itza, her yıl 1.2 milyon turistin ziyaret ettiği, Mayalardan kalan en büyük şehirlerden biri.

Vardığımızda saat 3'u geçiyordu; ve biz müzenin saat 4:30'da kapanacağından bi'haber, bilet gişesinden sonraki ağaçlıklı yolda karşımıza çıkan sokak tezgahlarının sergilediği rengarenk Maya desenli çanak-çömleği bir elleyip bir bırakarak, ağır ağır antik kente doğru yürümekteydik...
Derdim büyüktü: "Hangisini alsak? Bu güzelmiş... Bu da güzelmiş... Maya takvimi de alalım aşkım!"
Inouk daha dertliydi: "Müze biletleri o kadar pahalıydı ki cebimdeki paranın neredeyse hepsi gitti. Kredi karti geçmiyor. Korkarım şu büyük tabaklardan alamayacağız. Belki alırız, pazarlık yaparsam..."

Geçmişteki o ana geri gitme şansım olsaydı eger, o zekasızların (biz) yakasından tutup "Yürüsenize ulan sadece 1 saatiniz kaldı!" diye biraz sallardım.

CHICHEN ITZA: Soldaki büyük beyaz kutu, bilet gişeleri, kafeterya ve tuvaletlerin olduğu alan. Beyaz kutudan "Market" yazan yere kadar olan kısımda sokak tezgahları var. Castillo piramidi (diger adıyla, Kukulcan Tapınağı) etrafındaki yapıları ve Mil Columnas kısmını gezdik. "Ossuary" ve altında kalan kısmı gormeye vaktimiz olmadı.
Harita kaynak: http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Karta_ChichenItza.PNG

EL CASTILLO ya da KUKULCAN TEMPLE: M.S. 1000 dolaylarında yılan seklindeki "Kukulkan" tanrısına ithaf edilen bu yapı, yılda iki gün, 20 Mart ve 21 Eylül ekinokslarında, batı yüzünde dev bir yılan gövdesi oluşturacak şekilde inşa edilmiş. Tapınak, 2006 yılından beri ziyaretçilerin tırmanmasına kapalı. 8 yıl geç kalmışım!
Kukulcan Tapınağı bence en güzel bu açıdan görünüyor. Piramidin her bir yüzünde 91 basamak var, 4 tarafında toplam 364 basamak eder. Bir de en üst katmanı sayarsak 364+1=365 (gün).
MIL COLUMNAS: Yani "Bin Kolonlar". Bu kolonlar aslında bir çatıyı tutuyormuş; çatının neden yapılmış olabileceği bugün bilinmiyor. Geniş bir alana yayılan bu yapının, toplantı ve törenlerin yapıldığı dev bir salon olduğu tahmin ediliyor.
Mayalarda kafa kesmek, kalp sökmek, iç organları boşaltmak, vb. yollarla "insan kurban etmek" gelenekselmiş. Bazen ceza, bazense kurban edilene onur vermek amacıyla yapılan bu işler 17. yüzyılda bazı İspanyolların da başına(!) gelmiş. Savaşlarda alınan esirlerin tamamı değil, sadece en yüksek rütbeli komutanlar kurban edilirmiş. Chichen Itza'da dikdörtgen prizma seklindeki bir anıt, kesilen kafaların küçük bir listesi gibi kafa oymalarıyla kaplı.
Yol boyuncu "onu alalım bunu bırakalım" derken baktık hiç bir şey almadan hattın en sonundaki tezgaha gelmişiz. Tabak tutkumuzu feda edip bir Maya takvimi almaya karar verdik. Mayalı olan ve İngilizce-İspanyolca-Maya dili konuşan resimdeki arkadaş, bizim takvimi gazete kağıdına sarıyor.

Yukarıdaki resimde, tezgahta gördüğünüz o dik duran yuvarlak şeyler takvim. En solda orta rafta duran, Maya takvimi. Onun altındaki rafta en solda duran ise Aztek takvimiymiş. Aztek takviminin solundaki küçük renkli jaguar kafaları, jaguar sesi çıkaran bir tür müzik aleti. Müzik yapmıyor gerçi, sadece jaguar sesi. Inouk'ta kalan son paramız (10 dolar) takvime gidince, jaguar kafasına paramız kalmadı. Küçük ceplerimizden 5 dolar daha çıktı sonra, ama yetmedi işte. Dönerken rastladığımız hayırsever bir tezgahtar siyah-gri renkte bir jaguar kafasını bize 5'e bıraktı da şimdi istediğim zaman jaguar sesi çıkartabiliyorum.

*  *  *
Otele döndüğümüzde 9'a geliyordu.
Ertesi sabah 5'te havaalanında olmamız gerektiği için, akıllı ve sorumluluk sahibi her yetişkin gibi biz de aksam yemeğinden sonra hop doğruca uyumaya çekildik -mi? 
Hayır. Gece yarısını geçene kadar arkadaşlarımızla oturduk.

February 13, 2014

İşinden istifa et ve derhal Meksika'ya git

... dedi içimdeki ses. Aynen öyle yaptım.

Geçen Pazartesi'den bahsediyorum. Sabah erkenden istifa dilekçemi yazdıp müdürüme sundum. "Sonsuza kadar burada kalmayacağını biliyordum, yolun açık olsun" dedi gülümseyerek.
Ertesi gün erkenden kalktık ve havaalanına yollandık.
(Kiminle, müdürümle mi? Hayır tabii ki eniştenizle.)
Yolculuk Meksika'ya, dooğruca Cancun Havaalanı'na.
(Aşagıdaki haritada dev kırmızı okun gösterdiği şehir.)
Tam olarak "dooğruca" sayılmaz gerçi, ABD/ Houston'da aktarma yaptık.
(Ona da minik sevimli bir daire kondurdum.)
Aktarma maktarma... Hiç bir ekstra adım geçen haftanın muhteşemötesiliğini azaltamaz.
(Acaba her satırdan sonra parantez açmaya devam etmeli miyim?)

Neee kral haftaydı ama!
(Çok güzel haftaydı yalnız. Nasıl ama nasıl süper bir haftaydı...)


Kanada'dan uçağa binerken üzerimde kazakla kot pantalon vardı. Kazak Cancun Havaalanı kapısından çıktığımız anda beni boğmaya çalıştı. Valizin fermuarını aralayıp el yordamıyla askılı bir atlet buldum. Herkesin içinde çıkardım kazağı, millet şoka girdi... dermişim. Sonra da bu yazıyı Türkçe bilen bir Meksikalı okuyup "Hayır öyle yapmadı, üstünü tuvalette değiştirdi. Biz bir şey görmedik." diye yorum bırakmak suretiyle yalanımı ortaya çıkarırmış... Olur, olur bence.
(Böyle bir hadise yaşanmasın diye ben burada doğruyu, yalnızca doğruyu yazacağım.)

Ardından, bizi otele götürecek olan aracı bulamadık. Inouk bir gün önce internette rezervasyon yapmıştı ama bizi unuttular galiba. Jair adında başka bir servis şirketinin görevlisi cep telefonunu kullanmamıza izin verdi. Beklediğimiz servisin şoförünü bir kaç aramadan sonra evinden kaldırmayı başardık. Araçta ikram ettiği enteresan içkilerle -misal, domatesli bira- gönlümüzü aldı neyse ki.
(Domatesli bira bence çok saçma bir karışım olmuş. Ama Meksikalılar ikramda bulunmayı seven insanlar, çiğ tavuk bile yedirseler -ve ölmezsem- memnun olabilirim.)

Cancun Havaalanı ile kaldığımız otel (Barcelo Maya Beach Resort) arasında bir saat mesafe var. Yerini yukarıdaki haritada minik kırmızı bir okla göstermeye çalışıyorum.

Inouk da ben de hayatın en yoğun aktığı caddelere, küçük dükkanlara ve sokak tezgahlarına yakın pansiyonlarda kalmayı tercih ederiz -ben gürültülü yerleşim yerlerinde daha bile rahat uyuyorum. Ancak üniversiteden bir arkadaşım (Julia) o otelde evlenecek diye Barcelo Maya'ya gittik. 5 yıldızı ile bir sürü yüzme havuzu, bar, kafeterya ve restoranıyla öyle büyük bir otel ki, 4 gün-5 gecelik tatilimiz boyunca her gün kaybolduk. Aşağıda, kaybolduğumuz alanı ve minik pembe bir noktayla kaldığımız yeri görmektesiniz.

(Bize ne ki yeaaa... derseniz, böyle hava basmadığım başka postlarım var, yol yakınken onlara yönelin derim. Bu yazı bayağı uzun olacak zaten.)


1. Gün:
Geldiğimizin ertesi günü otele en yakın yerleşim merkezi olan Playa del Carmen'e gittik. Yerli kültürün bağrına halk otobüsüyle gitmek istedik; otobüs beklerken dolmuş geldi.
(Böyle konularda çok da seçici olmamak lazım.)

20-30 dakikalık mesafeler için dolmuş ücreti, kisi başı 30 peso. Aşağı yukarı 3 Amerikan doları eder. Ucuz değil.
(Bu tür günlük fiyat bilgilerini bu yazının sonunda vereceğim.)

Playa del Carmen küçük turistik bir kasaba. Otelle Cancun arasında, sahil yolunda. Turistik olmayan bir kısmında dolmuştan indik ve önce banka (bize peso lazım), sonra eczane (ah bir de vuran ayakkabılar olmasa) aradık.
Bu, Meksika'ya ikinci gidişim. İlk gidişimde de fellik fellik eczane aramam gereken bir durum olmuştu. Nedir arkadaş, herkes ama herkes İngilizce biliyor, bir tek eczacılar bilmiyor. Az buçuk İspanyolcam olduysa Meksikalı eczacılar sayesindedir.
...

Playa del Carmen'in en ünlü ve eğlenceli kısmı, 5. Cadde. İstiklal Caddesi gibi (ama çok daha küçük), sağlı sollu dükkanların ve restoranların olduğu ve araçların girmediği upuzun bir yol. Bir ucu plaja açılan geniş bir meydanda başlıyor. 


Bulutlar nasıl gri, nasıl ağır, nasıl da üstümüze üstümüze geliyordu...

Bir mağazada, sanıyorum Bershka mağazasının girişiydi, manyak gibi yağan yağmuru ve bizim gibi girecek kuru bir delik arayanları izleyerek keyifli bir 15 dakika geçirdik. Tam yanımızdaki dükkanın tentesinin altına evcil maymunuyla bir adam, hamileliğinin 20. ayında gibi görünen bir hanım ve bir polis sığındı. Enteresan bir üçlüydü gerçekten. Fotoğraflarını çektim, ama burada ulu orta yayınlayamam (ayıp). O esnada tepemde ne olduğunu paylaşabilirim yalnız:

Yağmur uzun sürmedi, ama yöresel altyapı İstanbul stili yapılmış olsa gerek: Bazı dükkanları su bastı. 5. Cadde uzun ince bir göller yöresi oldu.

Meksika'da Tekila almayı önceden kafaya koymuştuk. Ama alışveriş yapabileceğimiz tek günün bu gün olacağını düşünmemiştik. Araba yok, iki koca Tekila şişesIyle yürümek bizim gibi zeka sahibi turistlerin yapacağı bir şey olamazdı... derken, Inouk'tan göz kamaştırıcı parlaklıkta bir fikir geldi:
"Küçük tekerlekli bir valiz alalım. Sişeleri icine koyar, çeke çeke gezeriz."

Yazı zaten çok uzayacak. Tekila alışverişine valizle çıkmamızın, ve bunun için de önce valiz satın almak istememizin mantığına hiç girmeyeyim.
Bir de iki adım ötemizde valizci varmış, oy şansa bak! 900 peso olan valizi 450 peso'ya kapatınca (10 peso, yaklaşık 1 dolar ediyor), "kendini dahi sanan enayi gezginler" olarak güne damgamızı vurduk. 

Playa del Carmen'de geçirdiğimiz zamanın geri kalanı önce Tekila fiyat araştırması (Havaalanından alsak daha ucuz olmaz mı ya), sonra fiyat karşılaştırması (Anam bunlar Turkiye'de bile daha ucuzdur) ve kar analiziyle (2 tane alana 2'ncisi yarı fiyatınaymış, alalım) ve en sonra yemek yiyebileceğimiz uygun bir mekan arayışıyla geçti.

İçerisine ancak iki masa sığan küçük bir mekanın kapısında müşteri avlayan işletme sahibi, bizi geçerken durdurdu (bkz. 'Ava giderken avlanmak'). Gösterdiği menüde fiyatlar çift haneli (para birimi peso olunca çift haneli sayılar iyidir), içerik ise şahaneydi. Keşke yediklerimizin adlarını not etseydim. Tek hatırladığım, toprak testilerden deniz ürünlü harika lezette bir çorba içtiğimiz, ve içinde balık ile kızarmış hamurlu bir şeyler yediğimiz...
(Son yediğimizin Ingilizce adı "Fried Fish Tacos" olabilir)

Tekilaya gelince
Farklı türleri var. Tavsiye üzerine "Anejo" tipi Tekilalara baktık -o tür koyu sarı oluyor. Yandaki resimde gördüğünüz şişelerden en sağda olan. Şu anda içiyorum. Tadı güzel, limon ve tuzla çok daha güzel. Belki de limonu ve tuzu sevdiğim için Tekila seviyorumdur. Hatta galiba ben tuzlu limonun yanında Tekila seviyorum...

Ancak feci büyük bir sorunum var: Türkçe'de "Tekila" nasıl yazılmalı, emin değilim. Belli ki daha önce bu kelimeyi hic yazmamışım. Bir "L" mi var, iki "L" mi? Google da emin değil.
2. Gün:
Meksika'ya esas gidiş amacımız arkadaşım Julia'nın nikahı ve düğünüydü aslında.
6 Şubat Perşembe gününün tamamını otelde geçirdik. Böyle özel bir gün, her ne kadar tropikal iklimde ve öğle saati açık havada kutlanacak olsa da şortla gidemezsin. Bu yüzden bahtı yanık sevgilim tam takım giyindi: boğazında iliklediği gömleğinin üzerine kravatını bağladı ve ceket giydi. Bense ipek tüllü elbisemle püfür püfür dolaştım. Bazen erkek olmak çok zor azizim.

Julia ve eşi Rus. Vancouver'da yaşıyorlar. Kanada'ya ilk geldiğim 2008 kışında üniversitede tanıştık. Akıllı, cesur ve çalışkan olduğu için görür görmez arkadaşım olmasına karar vermiştim.
(İyi ki erkek degilim...)
İşte Julia evlendi, ve sayesinde Meksika'nin doğu tarafını da görmüş olduk. Misafirlerin çoğu Rus'tu, ve ben Ruslara ba-yı-lı-yo-rum. Fiziken olmasa da ruhen Türkler'e çok benziyorlar.

O gün, öğlen 12:30'da nikah alanında başladı; ertesi gün sabah saat 5'te güneş doğarken bitti. Her anın tadını çıkarmakla meşguldüm, hiç fotoğraf çekmedim.

Diğer Günler
Bu post bence fazla uzadı.
4. gün, yani son günümüzde Maya harabelerini ve piramitleri gördük. O kısım tek başına ayrı bir postta yazılmaya değer, burada değinmeyeceğim.

Ama 3. gün... Off o 3. gün... Ne gündü ama... 
Çok güzel gündü yalnız. Harbiden feci bir gündü. Nasıl güzel, nasıl nasıl nasıl güzel bir gündü...

Bahsettiğim yerlerde bulunma imkanınız olursa, göze almanız gereken harcamalar şöyle:

Otel ve Yolculuk Masrafları
Bu miktar yolculuğunuzun nereden başladığına, kaç aktarmalı uçuş yapacağınıza, otelinizin kaç yıldızlı olduğu, neleri kapsadığı ve kaç kişilik oda istediğinize, ayrıca tatil için hangi ayı seçtiğinize göre değişir.

Örneğin, Şubat ayında Calgary'den Cancun'a (arada 4080 km mesafe var) gidişte ve dönüşte 1'er aktarmalı uçuş biletiyle gidiyorsanız, ve her-şey-dahil 5 yıldızlı bir otelde, 2 kişilik bir odada 5 gece kalacaksanız, iki kişinin toplam uçak ve otel masrafı 2,200-3,000 dolar aralığında olur. Bizimki 2,700 dolardı.

Ama ben bir daha 5 yıldızlı otel seçer miyim? Yok.
Niye? Cünkü otelin dışında görülecek bir çok yer varken otel yıldızlarının hayatınıza pek bir katkısı olmuyor. Bütün gün havuz başında yatmayı planlıyorsanız o başka tabii.

Bu tatili Expedia.com vasıtasıyla ayarladım. Türkiye'den Cancun'a uçuş ve konaklama masraflarına da baktım, mesafe daha uzun olmasına ragmen fiyatlar iki kişi için yukarıda verdiğim aralıkta. Ne kadar aktarma uçuş yaparsanız, yollarda o kadar zaman kaybedersiniz, ancak toplam masrafınız bir o kadar düşer.
Mesela, eğer biz gidiş-dönüşte aktarmasız uçuşu tercih etseydik 700 dolar fazla ödeyecektik.

Havaalanından Otele Servis
Oteliniz "All inclusive", yani her-şey-dahil olabilir; ama bu, otel-havaalanı arası ulaşımınızın da otel tarafından karşılanacağı anlamına gelmez. Otellerin böyle bir hizmeti genellikle vardır ve ekstra ücret ödemeniz beklenir. İnternette havaalanından servis olanaklarını araştırmalı ve -tavsiyem- varışınızdan 1-2 gün once rezervasyonunuzu yapmalısınız. Yapmazsanız da dünyanın sonu değil: Havaalanından taksiye atlar, uzak bir otele varmak icin servet ödersiniz.

Ben ilk olarak bizim otelle bağlantı kurdum, 250 Amerikan doları fiyat verdiler. "Hayır helikopter göndermeyin. Biz sadece minibus ya da araba istiyoruz" dedim... Sonuçta anlaşamadık. Inouk başka bir servis şirketi buldu ve internette rezervasyon yaptı: Havaalanından 1 saat uzaklıktaki otel için 2 kişi, gidiş-dönüş, toplam 150 dolar ödedik.
Sonra bizi almayı unuttular, o ayrı konu.

Toplu Taşıma
Gittiğimiz yörede yarım saatlik dolmuş ücreti 30 peso (3 dolar).

Alışveriş
Meksikalılar pazarlık yapmaya çok açık oldukları için, siz daha ağzınızı açmadan fiyatı indirmeye başlayabilir ve kendiliklerinden yarı fiyata indiklerinde, sizde "Tamam ya tamam alıyorum" deme arzusu oluşabilir.
(Bir defa değil, bir kaç defa yaşanmış bir hikaye.)
Bu durumun panzehiri: Yanınızda sınırlı miktarda peso bulundurmak.

Peki ya Tekilalar Ne Kadar?
Havaalanından alın kuzum! Meğer en ucuz orasıymış.

Benim bildiğim Tekila'nın 3 türü var.
(Benim bildiğim 3 ise kesin en az 10 türü vardır.)
Yukarıda resmini koyduğum şişenin bir tanesi Playa del Carmen'de 62 Amerikan doları.
(Daha ucuzunu bulabilirdik, eminim.)

Bu yazıyı yazarken kestiğim bütün limonları yedim; başladığım bir kadeh Tekila'nınsa son yarısını Inouk içti. Farklı içkileri seviyorsanız bu kaliteye 62$ ücret değer(miş).
Yok benim gibi bir içiciyseniz, paranızı çöpe atsanız da aynı şey.

Kredi Kartı mı, Nakit Para mı?
Visa ve MasterCard dükkanlarda geçer.
Ama küçük yerlerde nakit peso bulundurmanız gerek. Sokak tezgahlarında ve dükkanlarda aynı şeylerin satıldığını görürseniz, sokak tezgahından alın -arada büyük fiyat farkı var. Tabii bunun icin nakit lazim.

Son olarak, döviz bürolarındansa bankalardan peso almayı tercih edin.

DEVAM EDECEK...

January 30, 2014

SIOBHAN ("Şevan" diye okunur)

12 Ocak sabahı gitti.
Ona son sözüm "Baharda görüşürüz" oldu. Havaalanına gitmek üzere kapıdan çıkarken... Öyle dedim ama öylesine değil. Umutlu, olumlu, güzel, vb. bir şey söylemek istedim. Hastalığıyla ilgili hiç umut yokken bir-daha-görüşebilme-olasılığı güzeldi.
Ölümün kapıda beklediğini bilsen bile "görüşürüz" demek, yetişkinler için zorunlu bir riyakarlık. Sözünde durabilirsen ne ala. Duramazsan kendini bombok hissediyorsun. Sanki onu kandırmış gibi. Yani ben böyle hissediyorum şimdi.

4 yaşındaki Ella'ya "Annen öldü" demişler. "Onu tahta bir kutuya koyup toprağa gömeceğiz. O kutu bir koza. Annen orada kelebek olacak. Sonra oradan çıkıp cennete uçacak. Cennette kanatlı bir periye dönüşecek. Sonra uçarak gelip rüyalarında seni ziyaret edecek."

*  *  *
Ella, cenaze evinde minik bir kelebek gibi sağa sola koşturuyor.
"Hoşgeldin Ayça. Biliyor musun annem öldü."
"Biliyorum."
"Gel sana onu göstereyim."

Katolik Hiristiyanlığın geleneklerine göre düzenlenen bir cenazedeyim. Önce aile bireyleri, sonra akrabalar ve arkadaşlar, cenaze evinde Siobhan'ın bedenini son bir kez görmeye geliyorlar. Hayatımda ilk defa böyle bir ortamdayım. Elimden tutup zıplaya zıplaya beni annesinin tabutuna sürükleyen 4 yaşında bir kızın arkasında biraz salaklaşmış bir kafayla yürüyorum.

Çocuk resimleri ve oyuncakların da yer aldığı bir tabutun içinde Siobhan... hayır, aslında Siobhan değil de ona çok benzeyen güzel bir kadın.
Belki de bu şekilde bir gelenek yaratmalarının nedeni bu: Gidenden geriye kalan, gidene benziyor ancak onun artık "O" olmadığını ilk bakışta anlıyorsun. Ölümü reddetmek imkansızlaşıyor; "Gerçekten de gitmiş" diyorsun.

*  *  *
"Annem öldüğü için hareket edemez ve bizimle konuşamaz" diyor, minik parmağını annesinin yüzüne yaklaştırarak.
"Peki, biz konuşunca duyar mı?"
"Duyar."
"O zaman biz konuşsak, o dinlese, olur mu?"
"Olur."

(Tamam... Ne konuşacağız...)

"Bu resmi sen mi yaptın Ella? Bunu da kardeşin yapmış, ha?"
"Evet"
"Çok güzel olmuş! Annen kesin çok beğenmiştir."
"Evet"
"Bu bebek senin mi peki?"
"Evet"
"Ne kadar da sana benziyor! Annene mi verdin?"
Gururla gülümsüyor.

Siobhan'ın manevi babası Gilles'e sarılıyorum. O kadar uzun ve sıkı bir sarılma ki bu, dikkatim dağılıyor ve bana olan oluyor... Ağlamaktan daha az sevdiğim bir şey varsa o da insanların yanında -ve daha fenası, çocukların önünde- ağlamaktır.

*  *  *
Mezarlıktayız.

Kar hafif hafif yağıyor, beyaz kelebekler gibi. Yüzümüz tabuta dönük, ayakta duruyoruz. Rahip bir şeyler okuyor. Babasının ve anneannesinin elinden tutmakta olan Ella bir an dönüp arkasına bakıyor. Göz göze geliyoruz. Normal şartlarda bile beklenmeyecek büyüklükte bir gülümseme koyuyorum yüzüme. 32 diş değil, resmen 45 diş, kulaklarıma kadar gülüyorum.
O da gülüyor. Yüzünü tekrar annesine dönüyor.

*  *  *
Mezarlıktan sonra Siobhan'ın anne-babasının evinde toplanıyoruz.
Üzülmek sadece bir his değil, bazı durumlarda yorucu, hatta iflahı feci zorlayıcı bir "eylem": Dinlenmek için üzülmeye ara vermek zorundasın.

Bir dönem perküsyonla uğraşmış olan Siobhan'ın anısına tencere, çanak ve başka bir çok türde mutfak eşyası çalıp kafaları dağıtıyoruz.
(Bu gürültü çok iyi geldi yalnız. Arada yapmak lazım.)

"Cenaze çiçeklerini seçerken Siobhan'a son bir şaka yapmayı düşündüm. Kalp şeklinde çelenk yaptırsam, tabutun yanına koysam, dedim."
"Hahha baba, yapsaydın Siobhan çok pis sinirlenirdi."
"Hahaha biliyorum, kalp seklinde çiçek demetlerine sinir olurdu. Yapmadım, ama yaşasaydı ne tepki verirdi onu düşündüm, bir gülme geldi."

*  *  *
Siobhan'ı sinirlendirdigi söylenen bir şey daha geldi şimdi aklıma: Isminin yanlış söylenmesi. Aman lütfen, okurken "Şevan" diye telaffuz ediniz. Pratikte emin değilim ama teoride hala kızıyor.

*  *  *
Onunla konuşmalarımı hatırlıyorum. Sözleri, soruları, yüz ifadeleri, komik bulduğu şakalar, sevdiği  diziler, hastalığını espriye vurarak anlattığı zamanlar, masum aile dedikoduları, şerefe kaldırdığı pahalı viski, çocuklara kızdığı zamanlar, güldüğü zamanlar,...
Çok garip. Çok çok garip. Bir varsın, bir yoksun.

Hadi bedenimiz yok oluyor, olabilir... Peki ya bin bir zahmetle yaratılan onca fikir, düşünce, hayaller, dilekler, tecrübeler... Bunlar da mi ölüyor beden iflas edince?
Beden çürür toprak olur. Peki, öldüğümüz zaman hayallerimize ne olur? Düşüncelerimiz nereye gider, neye dönüşür?

*  *  *
Hastalığını öğrendikten sonraki son tatil yolculuğunu benim ülkeme yapmıştı. 

"Ayça, sen hiç Asya kıtasına gittin mi?"
"Ekim'de oradaydım, Antalya'da. Antalya Asya'da. Sen de Alanya'ya gittin ya Siobhan. Asya işte orası."
"Haaaa, Asya'da ha! Uzak Doğu gibi değildi."
"Evet, ama teknik olarak Asya."

Yüzünde 'Vay anasını, ben Asya'ya da gitmişim!' der gibi bir şaşkınlık.
(Kanadalılar Türkiye'yi teorik olarak "Avrupa" kabul ediyor.)

*  *  *
Siobhan'dan (gitmeden 2 hafta önce) bana bir kaç dizi tavsiye etmesini istedim.
"Doc Martin ve Downton Abby. İkisi de çok güzel. Ama sen önce Doc Martin'i izle. O daha komik."

Inouk, Siobhan'ın en büyük kardeşi, benim erkek arkadaşım, şu anda Downton Abby'yi izliyor. Doc Martin'in bütün bölümlerini bitirdi bile.
Keşke Siobhan'a bir kaç dizi daha sorsaydım.

*  *  *
Siobhan'ın Youtube'da bir çok videosu var. Onu tanımadığınız için sanırım bu postumda asağıdaki videoya yer vermem en uygunu olacak. Manevi babası Gilles'le yaptığı 3 Eylül 2012 tarihli ropörtajında Siobhan uçaktan paraşütle nasıl atladıklarını anlatıyor.

Konuşmalar İngilizce ve altyazısız, ama görüntüleri anlamanız için aynı dilde konuşmanıza -bence- gerek yok. İzleyin, anlayacaksınız.


January 06, 2014

Hello, My Name Is...

If you say something 40 times, it comes true. (Turkish idiom)
This is why we Turks avoid talking about genies and demons. If you talk about them more then necessary, they pay you a visit, some folks say... Okay I better change the subject now.

Another scary occurence other than demons could be having a naff name, so that you wouldn't grow to a cool person for your not-quite-cool name is repeated over and over and over... all your life.
Let's say your name is Unwanted, which happened to be a real human name for more than 200 girls in India! Wouldn't life be quite tough when you apply for jobs?

*   *   *   *
While checking some name websites, I appreciated my name again. What a cool name I have, gosh, couldn't have a better one! But I found some amazingly ridiculous names, laughed, and in the mean time felt bad for the kids... The website is http://www.stupidkidnames.com/. Check it out when you are not in your mood. It is hard to believe these names were really given to babies. Here are some examples from this site:

Ahaiyannah (Huh?)
AlyxZandyr (Sounds familiar)
Brick (Strong?)
Cactus (Sounds like a grumpy person)
Carbon (Why?)
Chaos (These parents are looking for trouble)
Chrysler (You could pick a better car, mom!)
Cymphone (A musician is coming)
Eighty (Why??)
Facebook (A man in Egypt named his son Facebook)
Hemi (A type of vehicle engine, it means.)
Hooker (Given to a boy baby.)
Hopper (When the mother was interviewed, she blamed her husband for the choice of this name.)
Jabbaraneisha (Must be Gibberish family from Gibberland)
Kermit (I wonder how Kermit's future girlfriend will introduce him to her parents.)
Kiler (WHY??)
Messer (It will mean a lot for his teachers at school)
Monoxide (A scientist is coming)
Ohia (Oh!)
President (High expectations on the baby, huh?)
Rysk (Some parents are truly realistic)
Squirrel (Imagine Squirrel grows up and applies for a CEO position...)
Sulfura (Sounds stinky)
Travesty (WHAT?!?!?!!!)
Unwanted (Check this: http://gawker.com/5852430/please-dont-name-your-daughter-unwanted)
Yeti (Why why why...?)
Zeppelin (It happened to be a girl name...)

Human genius amazes me... (Sigh)

*   *   *   *
I enjoyed reading Freakonomics, written by Steven D. Levitt and Stephen J. Dubner. It is an unusual economics book due to the subjects it focuses on, such as: why most drug dealers live with their moms, how teachers and sumo wrestlers cheat, what the links are between children names and socioeconomics, etc.

Here is a true story from the book: In 1958, Robert Lane decides to name his baby son "Winner". Three years later, he gets his seventh and last child, and names him "Loser". The kids follow the opposite paths in life: Winner Lane succeeds(!) in having a long criminal record of three dozen arrests including burglary, domestic violence, trespassing, etc.; while his brother, Loser, finishes Lafayette College, joins the New York Police Department and becomes a sergeant.

Levitt and Dubner explain that children's names tell a lot about their families. Parents prefer names matching with their education, income and IQ levels. Babies, blessed with parents who have healthy genes and high-quality living standards, often have not only reasonable names but also opportunities of having proper education for a good life. That is why they do better at school -Levitt interprets the proper and odd names statistics. Spelling mistakes (like Jazmine, Jazmin, Jasmin,...), unique names (like Unique, Uneek, Uneeqkee,...), and ridiculous names (like Temptress, which was a mother's misspelling accident) are often preferred by parents with low income and intelligence... and maybe also a bad sense of humor, as in the Lane brothers' case.

By the way, Jasmine is the correct spelling.

*    *   *   *
No offense, these are just statistical results. You better be cautious when naming your child. Check the dictionary, make sure you are spelling it right. If Metallica is the name you always dreamed for your baby (It happened to be a real human name, too.), just find people who have brains, ask for their opinion, take their advise and find a normal name. Just a normal name, for God's sake...

But if you are still looking for an unusual name and you want it to be cool, I recommend my name, Ayca. (For girls!)