"Yarın ablamla nasıl ölmek istediği hakkında konuşacağız. Bu konuda fikrimi almak istediğini söyledi."
"Çocukları öğle uykusuna yatırdıktan sonra mı?"
"Evet. Bence en uygun zaman."
*
ALS'yi bilir misiniz? Amyotrophic lateral sclerosis. Türkiye'de Sedat Balkanlı'nın hastalığı olarak biliriz biz bu hastalığı. Ben şimdilerde erkek arkadaşımın ablasının, kızıl saçlı güzel anne Siobhan'ın hastalığı olarak biliyorum.
"Ona ne söyleyeceksin?"
"Sadece karar vermesine yardımcı olacağım."
"Nasıl?"
"Bilmiyorum. Ölmüyorum ki bileyim."
"Bence o da bilmiyor."
*
Tanıdığım herkes 21. yüzyılda ölecek. Ama öleceği doktor tarafından teyid edilen hastalara, sanki şanssız bir azınlığın mensubu imişler gibi bakıyoruz.
Sanki doktor raporu olmadan ölünmüyor. Sanki ölmek sadece bazılarının başına gelen bir olasılık.
"Nasıl ölmek istediğine karar vermek zorunda olmak aslında bir ayrıcalık olabilir. Ben de ölecegim ama 'Yanarak ölmek istemiyorum' diye bir istekte bulunamıyorum mesela. Çünkü soran yok. Çünkü hasta yatağımda değilim. Arabaya, uçağa, trene biniyorum ve gece karardıktan sonra bile sokaklarda olmaktan çekinmiyorum. Ölümün bana ulaşabileceği binbir tane yol var... Eninde sonunda, o yollardan biriyle ölüm varacak bana. Sana da varacak. Kesin bilgi."
"Ne dedin? Dinlemedim pardon."
"Önemli değil. Neyi arıyorsun?"
"Bilgisayarımın kablosunu bulamıyorum."
"Koltuğun arkasında."
Biliyorum aslında duyduğunu; duymak da düşünmek de istemediğini... Kardeşi ölüme hazırlamak, ölüme hazırlanmak gibi bir şey olmalı.
*
"Öleceğiz" derken zaten bildiginiz bir şeyden bahsediyorum. Yani farkında olsanız da olmasanız da doğan herkes ölüyor. 100% kanıtlanmış, sapına kadar bilimsel, istatistiksel bilgi.
Siobhan'in yaşadığı bir yıl daha bitiyor yarın. Yaşayarak atlattı 2013'ü, 2014'e biraz daha az umut bırakarak.
Yeni yılın sevdiklerimizle beraber sonunu sağ salim getireceğimiz bir yıl olmasını diliyorum.
December 30, 2013
December 18, 2013
Seni bir daha buralarda görmeyeyim 2013!
Gittim diyorum gitmiyorum ya ben de az yalancı çoban değilmişim. Bu yıl iki kere "Bana müsaade" dedim; gitmemle geri dönüp daha beter zırvalamam bir oldu. Blog bir ihtiyaç meselesiymiş, anladım. Hiç başlamayanlar bilmez, ancak bir başladın mı bırakamıyorsun.
Şimdi "Bu yıl son defa yazıyorum haaaa" demek geliyor içimden, ama artık bu numaralarımı yemiyorum ben şahsen -bilmem siz hala yiyor musunuz... Amacım ne, anlamış değilim. Dikkat mi çekmeye çalışıyorum acaba? Hayata kızıp acısını blogdan mı çıkarıyorum? Hiç anlamıyorum kendimi, hiç.
Zaten bu yılı da anlamadım. Ne boktan bir yıldı aman bitsin gitsin yeter! 31 Aralık'a kadar bile dayanamayacağım, bence yarın bitsin bu yıl.
Şubat'tan beri kariyer sancılarıyla boğuşuyorum. "İstediğin işi bulamıyorsan kendi işini kendin kur" prensibinden hareketle kendi işimi kurmayı düşündüm; hatta hazırlıklara bile başladım. Giyilebilir teknolojiler üzerine bazı fikirlerim var ancak yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız... Akıllı atkı, şarj eden çanta, vb. yapmak istiyorum (Tekstil mühendisi sıradan atkı mı örecek allasen?). Ama iş kurmak bilgiden çok cesaret gerektiriyor ne yazık ki. Ne yazık ki, diyorum, çünkü bende cesaret yok! Bastır parayı, yap bi MBA... öyle olmuyor kuzum bu işler. İngilizce bilmeyen adamlar ithalat-ihracat yapabiliyorsa, neymiş: Diploma(lar) yeterli değilmiş.
* * *
"Benim kadar okuma sakın" diyeceğim çocuğuma: Kitap oku, manyak gibi oku; ama ders kitaplarını en geç 22 yaşında bırak... Kendi tarihini araştır ve felsefe öğren. Kendi dilini güzel yazmayı ve konuşmayı öğren. Küçük işlerde çalış; tezgahtar ol, garson ol, araba yıka, ders ver, insan tanı... Hayatı hayattan ve insanlardan öğren. Müdürlerle, kıskanç iş arkadaslarıyla ve tilki müşterilerle nasıl baş edeceğini okul sıralarında ve sıcak yuvanda öğrenemezsin. Zaten kazık yiyeceksin, korksan da korkmasan da... Bari korkma.
... diyeceğim.
* * *
Ebemi ağlattın 2013, beni hiç sevmedin. Okumuş cahilin biri olduğumu yüzüme yüzüme çarptın, "Anladım ulan tamam" dedim geldin bir daha çarptın öküz.Türkiye'ye de yaramadın zaten. Defoool!
(2014'e kadar bi'daha yazmam, diye düşünüdüğüme göre kesin yazarım ben daha.)
Şimdi "Bu yıl son defa yazıyorum haaaa" demek geliyor içimden, ama artık bu numaralarımı yemiyorum ben şahsen -bilmem siz hala yiyor musunuz... Amacım ne, anlamış değilim. Dikkat mi çekmeye çalışıyorum acaba? Hayata kızıp acısını blogdan mı çıkarıyorum? Hiç anlamıyorum kendimi, hiç.
Zaten bu yılı da anlamadım. Ne boktan bir yıldı aman bitsin gitsin yeter! 31 Aralık'a kadar bile dayanamayacağım, bence yarın bitsin bu yıl.
Şubat'tan beri kariyer sancılarıyla boğuşuyorum. "İstediğin işi bulamıyorsan kendi işini kendin kur" prensibinden hareketle kendi işimi kurmayı düşündüm; hatta hazırlıklara bile başladım. Giyilebilir teknolojiler üzerine bazı fikirlerim var ancak yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız... Akıllı atkı, şarj eden çanta, vb. yapmak istiyorum (Tekstil mühendisi sıradan atkı mı örecek allasen?). Ama iş kurmak bilgiden çok cesaret gerektiriyor ne yazık ki. Ne yazık ki, diyorum, çünkü bende cesaret yok! Bastır parayı, yap bi MBA... öyle olmuyor kuzum bu işler. İngilizce bilmeyen adamlar ithalat-ihracat yapabiliyorsa, neymiş: Diploma(lar) yeterli değilmiş.
* * *
"Benim kadar okuma sakın" diyeceğim çocuğuma: Kitap oku, manyak gibi oku; ama ders kitaplarını en geç 22 yaşında bırak... Kendi tarihini araştır ve felsefe öğren. Kendi dilini güzel yazmayı ve konuşmayı öğren. Küçük işlerde çalış; tezgahtar ol, garson ol, araba yıka, ders ver, insan tanı... Hayatı hayattan ve insanlardan öğren. Müdürlerle, kıskanç iş arkadaslarıyla ve tilki müşterilerle nasıl baş edeceğini okul sıralarında ve sıcak yuvanda öğrenemezsin. Zaten kazık yiyeceksin, korksan da korkmasan da... Bari korkma.
... diyeceğim.
* * *
Ebemi ağlattın 2013, beni hiç sevmedin. Okumuş cahilin biri olduğumu yüzüme yüzüme çarptın, "Anladım ulan tamam" dedim geldin bir daha çarptın öküz.Türkiye'ye de yaramadın zaten. Defoool!
(2014'e kadar bi'daha yazmam, diye düşünüdüğüme göre kesin yazarım ben daha.)
November 27, 2013
Düşündüm de
Kimsenin görmediği bir tanrı ve gökten indiği söylenen bir kitabın kurallarına göre düşünmemizi, yememizi, içmemizi ve giyinmemizi emrediyorlar. Ciddiye alıyor ve onaylıyoruz.
Hiç görmediğimiz bir cehennemden korkuyoruz. Hiç görmediğimiz bir cennete gitmek için anladığımızı sandığımız emirleri uyguluyoruz.
Sonra en son teknoloji aletlerimizi göstererek "geliştik" diyoruz. Uzaya uydu muydu göndermeler falan var ya. Hee geliştik (nah!) geliştik.
Tarih öncesi çağlar hiç bitmedi aslında. Bırak maymunları geçmeyi, bırak Evrim Teorisi'ni. Maymun belki de insanın evrim geçirmiş halidir.
Din adamlarının (en az bir kaç bin yıl sonra!) anlayacağı açıdan bakarsak, Adem ve Havva'nın maymuna evrilmiş halleri de olabiliriz.
***
Herşeyde bir hayır var:
1923'ten 2013'e değin 90 yıllık Cumhuriyet döneminde, Türk gençliğinin politikaya merak salması en büyük ölçüde AKP'nin eseri (katılmayan varsa söylesin). Milletimizin futbola olan ilgisi, siyasete dair uyanan merakı yanında solda sıfır kaldı. Adamlar yaptıkları icraatlarla Türk bayrağı ve Atatürk posterlerine olan (sevgiyi değil, ama) ilgiyi arttırdılar.
Bağışıklık sistemini güçlendiren aşı gibisin, AKP.
Ya da belki Altın Vuruş...
***
Geçen gün, babam direksiyondaydı. Her ne hikmetse yolun ortasında yürüyen 3-4 tane yaşlı amcanın arkasında durup bekledik. Baba, dedim, seslen bari, beklerken öleceğiz burda.
Olmaz ayıp, dedi.
Sessiz sessiz -ayıp olmasın diye- onlarla aynı hızda arabayla bir süre gittik arkalarından. Hiç duymadılar, sohbetleri bozulmadı.
Babam ya, BABAM işte. Hem benim babam, hem de baba adam.
***
Bugün, hem de tek bir gün içerisinde -ama farklı saatlerde- bunları düşündüm.
Arada düşünmek, vb. şeyler yapmak lazım bence. Karanlık çağlar başka türlü geçmek bilmiyor.
Hiç görmediğimiz bir cehennemden korkuyoruz. Hiç görmediğimiz bir cennete gitmek için anladığımızı sandığımız emirleri uyguluyoruz.
Sonra en son teknoloji aletlerimizi göstererek "geliştik" diyoruz. Uzaya uydu muydu göndermeler falan var ya. Hee geliştik (nah!) geliştik.
Tarih öncesi çağlar hiç bitmedi aslında. Bırak maymunları geçmeyi, bırak Evrim Teorisi'ni. Maymun belki de insanın evrim geçirmiş halidir.
Din adamlarının (en az bir kaç bin yıl sonra!) anlayacağı açıdan bakarsak, Adem ve Havva'nın maymuna evrilmiş halleri de olabiliriz.
***
Herşeyde bir hayır var:
1923'ten 2013'e değin 90 yıllık Cumhuriyet döneminde, Türk gençliğinin politikaya merak salması en büyük ölçüde AKP'nin eseri (katılmayan varsa söylesin). Milletimizin futbola olan ilgisi, siyasete dair uyanan merakı yanında solda sıfır kaldı. Adamlar yaptıkları icraatlarla Türk bayrağı ve Atatürk posterlerine olan (sevgiyi değil, ama) ilgiyi arttırdılar.
Bağışıklık sistemini güçlendiren aşı gibisin, AKP.
Ya da belki Altın Vuruş...
***
Geçen gün, babam direksiyondaydı. Her ne hikmetse yolun ortasında yürüyen 3-4 tane yaşlı amcanın arkasında durup bekledik. Baba, dedim, seslen bari, beklerken öleceğiz burda.
Olmaz ayıp, dedi.
Sessiz sessiz -ayıp olmasın diye- onlarla aynı hızda arabayla bir süre gittik arkalarından. Hiç duymadılar, sohbetleri bozulmadı.
Babam ya, BABAM işte. Hem benim babam, hem de baba adam.
***
Bugün, hem de tek bir gün içerisinde -ama farklı saatlerde- bunları düşündüm.
Arada düşünmek, vb. şeyler yapmak lazım bence. Karanlık çağlar başka türlü geçmek bilmiyor.
November 12, 2013
Velev ki okuryazarsın, kitap seversin, bir sürü kitabın var
Seni tanımadan bile sevdim.
1) Zevkle okuduğun, kapağını sayfasını bozmadan kullandığın kitaplarına bak. Raflarında yalnız, dimdik, gururlu, hareketsiz ve (mecburen) tozlanan.
2) Severek okumayı düşleyeceğin daha zilyon tane kitap varken, karşında duran bu kitapları kaç sefer daha "tekrar!" okursun?
Mantıklı ol.
3) Topla hepsini, yere indir. İçlerini kontrol et, bak var mı sayfası yırtık, içinde not kalmış olan...
Gerçi ben seni tanışmasak da bilirim, yoktur. Çok okuyanlar kitaplarını parçalamayı huy edinmezler.
4) Düzgün kalmış kitaplarını bir kutuya yerleştir ve EN YAKIN KÜTÜPHANEYE BAĞIŞLA.
BİR KÜTÜPHANE KARTI AL VE KÜTÜPHANEDEN OKU.
AZ SAYIDA KİŞİ BİLE BÖYLE YAPSA KÜTÜPHANELER YENİ KİTAPLARLA ZENGİNLEŞİR. ÇOK SEVDİĞİN O KİTAPLARIN BAŞKALARINA DA IŞIK OLUR.
HEM SEN CAHİLLEŞMEZSİN, HEM BİR KAÇ AĞAÇ KURTULUR.
Ben haftasonu yaptım bunu. Şimdilik 20 kitabımı verdim ve bir kütüphane kartı edindim.
Okuduklarım kafamda, beynimde. Orada bulamazsam kütüphanede bulurum. Hiç bir şey kaybetmedim.
Zaten 2003'ten beri okuduğum her bir kitabın adını, yazarını, okuduğum tarihleri listelediğim ve kitap hakkında ne düşündüğümü 2-3 cümleyle ozetlediğim bir defterim var. Hiç bir kitabı atlamadım, tam 10 yıldır.
BU ENTELLEKTUEL TÜKETİCİLİK, BU "AMAN BEN KENDİ KİTABIM OLMADAN RAHAT EDEMEM" VB. SARAYLI HALLERİ KİMSEYİ DAHA KÜLTÜRLÜ YAPMAZ.
(Aman ha, eski yemek kitaplarını ve Meydan Larousse ansiklopedilerini isteyen yok. "Okunası kitap" lazım kütüphanelerde.)
1) Zevkle okuduğun, kapağını sayfasını bozmadan kullandığın kitaplarına bak. Raflarında yalnız, dimdik, gururlu, hareketsiz ve (mecburen) tozlanan.
2) Severek okumayı düşleyeceğin daha zilyon tane kitap varken, karşında duran bu kitapları kaç sefer daha "tekrar!" okursun?
Mantıklı ol.
3) Topla hepsini, yere indir. İçlerini kontrol et, bak var mı sayfası yırtık, içinde not kalmış olan...
Gerçi ben seni tanışmasak da bilirim, yoktur. Çok okuyanlar kitaplarını parçalamayı huy edinmezler.
4) Düzgün kalmış kitaplarını bir kutuya yerleştir ve EN YAKIN KÜTÜPHANEYE BAĞIŞLA.
BİR KÜTÜPHANE KARTI AL VE KÜTÜPHANEDEN OKU.
AZ SAYIDA KİŞİ BİLE BÖYLE YAPSA KÜTÜPHANELER YENİ KİTAPLARLA ZENGİNLEŞİR. ÇOK SEVDİĞİN O KİTAPLARIN BAŞKALARINA DA IŞIK OLUR.
HEM SEN CAHİLLEŞMEZSİN, HEM BİR KAÇ AĞAÇ KURTULUR.
Ben haftasonu yaptım bunu. Şimdilik 20 kitabımı verdim ve bir kütüphane kartı edindim.Okuduklarım kafamda, beynimde. Orada bulamazsam kütüphanede bulurum. Hiç bir şey kaybetmedim.
Zaten 2003'ten beri okuduğum her bir kitabın adını, yazarını, okuduğum tarihleri listelediğim ve kitap hakkında ne düşündüğümü 2-3 cümleyle ozetlediğim bir defterim var. Hiç bir kitabı atlamadım, tam 10 yıldır.
BU ENTELLEKTUEL TÜKETİCİLİK, BU "AMAN BEN KENDİ KİTABIM OLMADAN RAHAT EDEMEM" VB. SARAYLI HALLERİ KİMSEYİ DAHA KÜLTÜRLÜ YAPMAZ.
Hadi bakalım, 2 kitap bile versen o da bir şey.
(Aman ha, eski yemek kitaplarını ve Meydan Larousse ansiklopedilerini isteyen yok. "Okunası kitap" lazım kütüphanelerde.)
November 08, 2013
Ekim'de Yaz Tatili
Yazmadım uzun zamandır. Bir Türkiye yapıp geldim. Çok iyi geldi vallahi. Nasıl da özlemişim ülkemi.
Ama, teessüf ederim size, Gezi yürüyüşlerini ben gelene kadar uzatın, demiştim. Geldim ki, hani? Sokaklar bomboş!? Bayram tatiline denk gelişim benim hatam mı sanki? Bütün yazı bürokrasiye takılı kalarak geçirmiş olmak benim mi hatam?
Neyse, affettim.
* * *
O ne güzel kitaptır o. 1928'de İngiltere'de kadınlara yönelik verdiği iki konferansta yaptığı konuşmaların bir derlemesi. Kadınların üniversiteye gitmesine izin verilmeyen bir dönemde çok zeki bir kadın olarak doğmuş olmanın demlediği bir öfkeyle nakış gibi işlenmiş bir eleştiri kitabı.
Hakkaten hiç düşünmemiştim bunu, dedim okurken, tarihte kurgu romancılıkta başarılı olabilmiş kadın yazarlar neden bu kadar az? Neden edebiyattaki en ünlü kadın kahramanları yaratanlar erkekti? Kaç tane kadın tarihçi biliyoruz 20. yüzyılın başlarında ve öncesinde yaşamış olan?
Tarih, tarih boyunca erkeklerin perspektifinden yazıldı, diyor Virginia Woolf. Kadın meşguldü çünkü; kadın çocuk yaptı, kadın yemek yaptı, kadının kapısını istediği zaman kapatabildiği ve rahatsız edilmeden yazabildiği kendine ait bir odası olmadı.
* * *
Yaz tatilimi bu yıl Ekim'de yaptım. Meğer Ekim, Antalya'nın en güzel ayıymış. Güneşin altında terlemeden kızarmadan sereserpe yatmacalı, bronzlaşmacalı, tenha plajı paşa babamın arazisiymiş gibi sahiplenmeceli bir yaz tatili yaptım ailemle.
21 Ekim'de döndüğümde "Tamam Allahım, ben yaz tatilimi bitirdiğime göre artık sen istediğin zaman kış mevsimini getirebilirsin. Izin veriyorum" dedim. Allah da "Tamam manyak kulum, aman iyi ki izin verdin, sen olmasan naapcaz" deyip yağdırdı karı 5 gün sonra. Ama ne yağdırmak, ne yağdırmak... Yemyeşil parkta açık havada kitap okumamın üzerinden daha 12 saat geçmemişti ki her yer bembeyaz oldu.
Neyse ki ben yaz tatilimi bitirdim. Kar illa ki yağacak, en azından ters bir zamanda yağmadı. İşte, insanın yüksek yerlerde tanıdıklarının olması iyi bir şey.
* * *
Kaleiçi'nde dolaşırken gördüm: Bir avluda seramik tabaklar, turistik eşyalar, yağlı boya resimler, kediler...
Kediler! Bir avlu dolusu kedi, belki 15 tane. Başka da kimse yoktu. Satılık tabaklardan birinin içine yatmış biri.
Kaleiçi'nde aylak aylak dolaşırken kaybolmaya çalıştım. Biraz başardım sanki. Geldigim yolu kolay bulamayacak kadar kaybolabildim. Gözüm kitapçı aradı. Tatillerde farklı şehirlerden kitaplar almayı severim.
Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz: Eski kitapçı buldum. Bir kitapçı dükkanından daha çok sevdiğim bir şey varsa, o da bir eski kitap dükkanıdır!
Tarık Akan'ın "Anne Kafamda Bit Var" kitabını bulup kasaya ödemeye gittim. Puslu Kıtalar Atlası'nı sordum.
"Yok" dedi. "Aynı yazarın Amat'ı var."
Koştu getirdi elindeki bütün Amat'ları. Ve başladı kitabı anlatmaya... Anlattı, anlattı, anlattı. Sanırım son bölüme kadar bütün kitabı anlattı. Ben böyle tutkulu kitapsever kitapçı görmedim arkadaş! Aldım tabii, Amat'ı da aldım. Yazarı hiç tanımam ama kitapçıyı sevdiğim icin.
"Peki Anne Kafamda Bit Var'ı okudunuz mu? O nasıl?"
"Okudum. Fena değil. Darbe zamanı biraz ittirip kakmışlar, canını sıkmışlar. Sanatçı adam, hassas tabii. Hele bir bizim gördüğümüz işkenceleri görseydi, ohooo...."
Tam o sırada telefonum çaldı.
* * *
O akşam kardeşim hepimizi akşam yemeğine çıkardı. Yeni işinde ilk maaş kutlaması. Antalya Balık Restoran'da aşağıdaki hatunun arkasındaki masada yedik.
Bakmaya doyamadım, hatun muhteşem!
*
Ve Antalya'da, 2013'ün denize girdiğim son günü, kumsalda yattığım yerden baktığım manzara:
Elveda Lara.
October 29, 2013
The Egg
This is a nice story my partner read to me while I was washing the dishes the day before.
I don't know who the writer is, and there is no Turkish version that I could find available.
I will try translating it for Turkish speakers, later.
You were on your way home when you died.It was a car accident. Nothing particularly remarkable, but fatal nonetheless. You left behind a wife and two children. It was a painless death. The EMTs tried their best to save you, but to no avail. Your body was so utterly shattered you were better off, trust me.
And that’s when you met me.
“What… what happened?” you asked. “Where am I?”
“You died,” I said, matter-of-factly. No point in mincing words.
“There was a… a truck and it was skidding…”
“Yup,” I said.
“I… I died?”
“Yup. But don’t feel bad about it. Everyone dies,” I said.
You looked around. There was nothingness. Just you and me.
“What is this place?” you asked. “Is this the afterlife?”
“More or less,” I said.
“Are you god?” You asked.
“Yup,” I replied. “I’m God.”
“My kids… my wife,” you said.
“What about them?”
“Will they be all right?”
“That’s what I like to see,” I said. “You just died and your main concern is for your family. That’s good stuff right there.”
You looked at me with fascination. To you, I didn’t look like God. I just looked like some man. Or possibly a woman. Some vague authority figure, maybe. More of a grammar school teacher than the almighty.
“Don’t worry,” I said. “They’ll be fine. Your kids will remember you as perfect in every way. They didn’t have time to grow contempt for you. Your wife will cry on the outside, but will be secretly relieved. To be fair, your marriage was falling apart. If it’s any consolation, she’ll feel very guilty for feeling relieved.”
“Oh,” you said. “So what happens now? Do I go to heaven or hell or something?”
“Neither,” I said. “You’ll be reincarnated.”
“Ah,” you said. “So the Hindus were right,”
“All religions are right in their own way,” I said. “Walk with me.”
You followed along as we strode through the void.
“Where are we going?”
“Nowhere in particular,” I said. “It’s just nice to walk while we talk.”
“So what’s the point, then?” you asked. “When I get reborn, I’ll just be a blank slate, right? A baby. So all my experiences and everything I did in this life won’t matter.”
“Not so!” I said. “You have within you all the knowledge and experiences of all your past lives. You just don’t remember them right now.”
I stopped walking and took you by the shoulders:
“Your soul is more magnificent, beautiful, and gigantic than you can possibly imagine. A human mind can only contain a tiny fraction of what you are. It’s like sticking your finger in a glass of water to see if it’s hot or cold. You put a tiny part of yourself into the vessel, and when you bring it back out, you’ve gained all the experiences it had. You’ve been in a human for the last 48 years, so you haven’t stretched out yet and felt the rest of your immense consciousness. If we hung out here for long enough, you’d start remembering everything. But there’s no point to doing that between each life.”
“How many times have I been reincarnated, then?”
“Oh lots. Lots and lots. An in to lots of different lives.” I said. “This time around, you’ll be a Chinese peasant girl in 540 AD.”
“Wait, what?” you stammered. “You’re sending me back in time?”
“Well, I guess technically. Time, as you know it, only exists in your universe. Things are different where I come from.”
“Where you come from?” you said.
“Oh sure,” I explained “I come from somewhere. Somewhere else. And there are others like me. I know you’ll want to know what it’s like there, but honestly you wouldn’t understand.”
“Oh,” you said, a little let down. “But wait. If I get reincarnated to other places in time, I could have interacted with myself at some point.”
“Sure. Happens all the time. And with both lives only aware of their own lifespan you don’t even know it’s happening.”
“So what’s the point of it all?”
“Seriously?” I asked. “Seriously? You’re asking me for the meaning of life? Isn’t that a little stereotypical?”
“Well it’s a reasonable question,” you persisted.
I looked you in the eye.
“The meaning of life, the reason I made this whole universe, is for you to mature.”
“You mean mankind? You want us to mature?”
“No, just you. I made this whole universe for you. With each new life you grow and mature and become a larger and greater intellect.”
“Just me? What about everyone else?”
“There is no one else,” I said. “In this universe, there’s just you and me.”
You stared blankly at me.
“But all the people on earth…”
“All you. Different incarnations of you.”
“Wait. I’m everyone!?”
“Now you’re getting it,” I said, with a congratulatory slap on the back.
“I’m every human being who ever lived?”
“Or who will ever live, yes.”
“I’m Abraham Lincoln?”
“And you’re John Wilkes Booth, too,” I added.
“I’m Hitler?” you said, appalled.
“And you’re the millions he killed.”
“I’m Jesus?”
“And you’re everyone who followed him.”
You fell silent.
“Every time you victimized someone,” I said, “you were victimizing yourself. Every act of kindness you’ve done, you’ve done to yourself. Every happy and sad moment ever experienced by any human was, or will be, experienced by you.”
You thought for a long time.
“Why?” you asked me. “Why do all this?”
“Because someday, you will become like me. Because that’s what you are. You’re one of my kind. You’re my child.”
“Whoa,” you said, incredulous. “You mean I’m a god?”
“No. Not yet. You’re a fetus. You’re still growing. Once you’ve lived every human life throughout all time, you will have grown enough to be born.”
“So the whole universe,” you said, “it’s just…”
“An egg.” I answered. “Now it’s time for you to move on to your next life.”
And I sent you on your way.
Picture from: http://www.haberindili.com/bilim-tek/evrenin-750-bin-yil-onceki-sesi-h2901.html
September 12, 2013
Soru (ALDATILMAK üzerine)
Dedi ki:
"Hani beni hep akşam yemeğine çağırırdınız, 2-3 günde bir evinize gelirdim. Kocan bana asılırdı, sen odada yokken. Şaşırdın mı? Mutfağa giderdin... Durup durup bir şeyler ikram ederdin. Bir keresinde balkondaydık, sen yine içeri mutfağa girdin. Seninki dedi ki, gel seninle bir yerlere gidelim haftasonu. Ayça'ya söyleme... Evet, aynen öyle söyledi. Ben ne mi dedim? Neden Ayça'ya söylemeyeyim, diye sordum. Söyleme işte, ben ona 'iş gezisi' falan derim, dedi. Sonra sen geldin, konu kapandı. Sana söylemedim. Nasıl söyleyeyim, evliydiniz. Evet hep girip çıktım evinize. Ama ona hiç karşılık vermedim."
...dedi.
Bunları anlattığı yıl, o, benim yaşımın 2.5 katı yaşındaydı. Ben boşanmıştım; onun torunu vardı.
İkimiz de çok yakın arkadaş olduğumuzu zannediyorduk.
Hayatımdan çoktan çıkmış bir adamın, aslında sandığımdan daha pis-kaka olduğunu anlatarak benimle aynı takımda oluyordu.
Dünya bir garip.
* * *
Siz olsaydınız, ne düşünürdünüz?
Kızar mıydınız? Kime?
* * *
Ben ne dedim?
"Şimdi neden bunları bana anlatıyorsun?" demedim. Hiç kimse, geç de olsa gerçeği söylediği için suçlanmamalı.
"Keşke daha önce söyleseydin" dedim.
Öyle de böyle de ayrılacaktık nasıl olsa. Keşke o, arkadaşım bildiğim, inanmamam ihtimalini göze alarak konuşabilseydi benimle.
Arkadaş dediğin, kangrensen bacağını kesecek kadar gözü kara olmalı.
*
Aldatılmak böyle bir his miymiş?
... diye sordum kendime. Kalbimi yokladım, baktım kırılmış mı. Sanki kırılmak zorunda.
Sanıyorum, yani galiba, ALDATILMAK tek başına acıtmıyor. Asıl acıtan şey HAYALKIRIKLIĞI. O da bende yok.
İyi, kalbim kırılmamış demek ki. Aldatmamış olsa şaşardım zaten. Ona yakışıyor.
Ama arkadaşıma kırıldı, azıcık... Delikanlı geçinir bir de, öyle sanmıştım (İşte bu kısım, hayalkırıklığı kısmı). Haftada en az 3 kere eve davet ederdik, hiç reddetmezdi. Yuvama zeval gelmesin diye içine atıyormuş bir de, kıyamam.
Aman neyse.
"Hani beni hep akşam yemeğine çağırırdınız, 2-3 günde bir evinize gelirdim. Kocan bana asılırdı, sen odada yokken. Şaşırdın mı? Mutfağa giderdin... Durup durup bir şeyler ikram ederdin. Bir keresinde balkondaydık, sen yine içeri mutfağa girdin. Seninki dedi ki, gel seninle bir yerlere gidelim haftasonu. Ayça'ya söyleme... Evet, aynen öyle söyledi. Ben ne mi dedim? Neden Ayça'ya söylemeyeyim, diye sordum. Söyleme işte, ben ona 'iş gezisi' falan derim, dedi. Sonra sen geldin, konu kapandı. Sana söylemedim. Nasıl söyleyeyim, evliydiniz. Evet hep girip çıktım evinize. Ama ona hiç karşılık vermedim."
...dedi.
Bunları anlattığı yıl, o, benim yaşımın 2.5 katı yaşındaydı. Ben boşanmıştım; onun torunu vardı.
İkimiz de çok yakın arkadaş olduğumuzu zannediyorduk.
Hayatımdan çoktan çıkmış bir adamın, aslında sandığımdan daha pis-kaka olduğunu anlatarak benimle aynı takımda oluyordu.
Dünya bir garip.
* * *
Siz olsaydınız, ne düşünürdünüz?
Kızar mıydınız? Kime?
* * *
Ben ne dedim?
"Şimdi neden bunları bana anlatıyorsun?" demedim. Hiç kimse, geç de olsa gerçeği söylediği için suçlanmamalı.
"Keşke daha önce söyleseydin" dedim.
Öyle de böyle de ayrılacaktık nasıl olsa. Keşke o, arkadaşım bildiğim, inanmamam ihtimalini göze alarak konuşabilseydi benimle.
Arkadaş dediğin, kangrensen bacağını kesecek kadar gözü kara olmalı.
* * *
Merak ediyorum: Bir arkadaşınızın karısı ya da kocası size belirgin şekilde asılıyorsa; arkadaşınıza bunu söyleyerek mi onu korursunuz, yoksa ondan saklayarak mı?
Hangisi "iyilik"? 'Aman yuvayı bozmayayım' endişesi, sizi KRAL ÇIPLAK! demekten alıkoyacak kadar haklı bir endişe mi?
Fikrinizi yorum olarak geçerseniz sevinirim.
*
Aldatılmak böyle bir his miymiş?
... diye sordum kendime. Kalbimi yokladım, baktım kırılmış mı. Sanki kırılmak zorunda.
Sanıyorum, yani galiba, ALDATILMAK tek başına acıtmıyor. Asıl acıtan şey HAYALKIRIKLIĞI. O da bende yok.
İyi, kalbim kırılmamış demek ki. Aldatmamış olsa şaşardım zaten. Ona yakışıyor.
Ama arkadaşıma kırıldı, azıcık... Delikanlı geçinir bir de, öyle sanmıştım (İşte bu kısım, hayalkırıklığı kısmı). Haftada en az 3 kere eve davet ederdik, hiç reddetmezdi. Yuvama zeval gelmesin diye içine atıyormuş bir de, kıyamam.
Aman neyse.
September 05, 2013
Toz
1) Makyajı bıraktım (Gece yatmadan önce çıkarmak lazım üf üf üff hiç uğraşmamam)
2) Alışveriş dediğin 1 saat içinde bitecek (Zaten dönüp dolaşıp ilk beğendiğim ayakkabıyı alacağım, 28 dükkan gezmeye değer mi? Cık.)
3) Bazısı çok konuşuyor, bırakıyorum konuşsun. (Bırakmasam susuyorlar mı ki? Herkes konuşmaya aç yemin ediyorum herkes deli)
4) Sincap gibi besleniyorum (Vejeteryenleşme alametleri bunlar)
5) Bir yazı okuyorum duygulanıyorum... Bir resim görüyorum gözüme toz kaçıyor.
(Gördüğünüz resim 5 Haziran 2013 günü Boğaziçi Köprüsü'nde çekilmiş. Munzur Çevre Derneği üyeleri ile Bergamalılar, Tunceli-Munzur vadisine yapılması planlanan 8 barajı protesto ediyor.)
2) Alışveriş dediğin 1 saat içinde bitecek (Zaten dönüp dolaşıp ilk beğendiğim ayakkabıyı alacağım, 28 dükkan gezmeye değer mi? Cık.)
3) Bazısı çok konuşuyor, bırakıyorum konuşsun. (Bırakmasam susuyorlar mı ki? Herkes konuşmaya aç yemin ediyorum herkes deli)
4) Sincap gibi besleniyorum (Vejeteryenleşme alametleri bunlar)
5) Bir yazı okuyorum duygulanıyorum... Bir resim görüyorum gözüme toz kaçıyor.
(Gördüğünüz resim 5 Haziran 2013 günü Boğaziçi Köprüsü'nde çekilmiş. Munzur Çevre Derneği üyeleri ile Bergamalılar, Tunceli-Munzur vadisine yapılması planlanan 8 barajı protesto ediyor.)
August 27, 2013
Blog, Dünya ve Bizim Çocuklar
Bu aralar takip ettigim bloggerların performanslarında mı artış var, yoksa ben mi daha fazla okuyorum, bilmiyorum. Güzel yazılara daha sık rastlar oldum son zamanlarda.
Ve yine buldum şimdi bir tane. Buyrun bakalım bir kısmını aşağıda veriyorum ki siz de mahrum kalmayın. Dayatmalarda Kayboluş blogunun yazarına ait satırlar. Paylaşımcı yanım ağır bastı hadi iyisiniz, iyisiniz...
Kendin-Pişir-Kendin-Ye ile karıştırıyorsun sen bu bloggerlık işini kuzum iç-ses. O var, ama daha fazlası da var. Kendin-oku-kendin-düşün, kendin-yaz-kendin-oyna, başkası-okusun-sen-havanı-al, başkası-yazsın-sen-öyle-bak, kendin-düşün-kendin-yazamadan-unut, başkası-yazsın-sen-beğen-sonra-da-unut, başkası-yazsın-sen-beğen-ama-kimseye-söyleme, ya da kendin-oku-beğenirsen-başkalarına-da-okut, vs.
İstanbul İstanbul Olalı ve Dayatmalarda Kayboluş bloglarının yazarları, şu postta BLOG ve BLOGGER'lıktan öyle güzel bahsetmişler ki, blogların C vitamininden daha yararlı bir şey olduğunu düşündüm.
Evet, abarttım. Ama yazıda anlatılanlar doğru.
O zaman orjinalliği bozulur. Olduğu gibi bırakacağım.
Kıskanma.
Ve yine buldum şimdi bir tane. Buyrun bakalım bir kısmını aşağıda veriyorum ki siz de mahrum kalmayın. Dayatmalarda Kayboluş blogunun yazarına ait satırlar. Paylaşımcı yanım ağır bastı hadi iyisiniz, iyisiniz...
İç sesim: "Çok alıştın alıntı yapmaya, iyice tembelleştin. Kopyala-yapıştır yapacağına kendin yazsana kızım."
Kendin-Pişir-Kendin-Ye ile karıştırıyorsun sen bu bloggerlık işini kuzum iç-ses. O var, ama daha fazlası da var. Kendin-oku-kendin-düşün, kendin-yaz-kendin-oyna, başkası-okusun-sen-havanı-al, başkası-yazsın-sen-öyle-bak, kendin-düşün-kendin-yazamadan-unut, başkası-yazsın-sen-beğen-sonra-da-unut, başkası-yazsın-sen-beğen-ama-kimseye-söyleme, ya da kendin-oku-beğenirsen-başkalarına-da-okut, vs.
İstanbul İstanbul Olalı ve Dayatmalarda Kayboluş bloglarının yazarları, şu postta BLOG ve BLOGGER'lıktan öyle güzel bahsetmişler ki, blogların C vitamininden daha yararlı bir şey olduğunu düşündüm.
İç sesim: "Abarttın."
Evet, abarttım. Ama yazıda anlatılanlar doğru.
İç sesim: "Çok fazla noktalama isareti var. Onları azalt bence..."
O zaman orjinalliği bozulur. Olduğu gibi bırakacağım.
İç sesim: "Acaba sen daha iyi yazamaz mıydın?"
Kıskanma.
* * * * * *
...
Dijital dünyanın kullanımının yaygınlaşması ile “okul” denilen “beyin formatlama” oluşumlarının etkinliği kalkmaya başladı… çünkü klavyede dolaşan parmakların birkaç dokunuşuyla her tür bilgiye ulaşılmaya başlandı… dolayısı ile hükümranların kutsallıkları, mevcut kast ve kontrol sistemleri de anlamsızlaşmaya başladı…
“gerçek dünya” denilen ortamda, “kapıcın çocuğu” olduğu veya “Harvard” çocuğu olduğu için “kendi” olmasına, “kendi hayallerini” yaşamasına izin verilmeyen bireyler “blog dünyasında” hep gizledikleri, öteledikleri “gerçek” kişilikleri, hayalleri, yetenekleri ile tanışmaya başladılar…
Blogger olarak yarattıkları kimliklerinden kurtulmak için bir tek parmak hareketi ile “delete” tuşuna basıp o kimliği siliveriyorlar…
İçinde “dün” baskısı taşıyan “ön şartlar ile sınırlanmış hata yapma özgürlüğü olmayan “tek bir yeni şans” yerine, her hatada/ her mutsuzlukta sil baştan yapabildikleri bir dünyaları var…bu sayede kişiliklerini ve yeteneklerini daha hızlı geliştiriyorlar.. dayatılanlar arasında ezilmeden…
Doğduğu ortamın algılamalarına asma kilitlerle hapsedilmiş olan, düzene “köle” ve “tüketici” olarak sağladığı faydalar dışında “yok” sayılan insanlar… blog yayınları ile; varlıklarını ilan etmenin ötesinde sistemin yarattığı dokunulmazlara karşı “rekabet” ve “meydan okuyuş” sergiliyorlar….. artık onlar da meşhur olabiliyorlar… onları da birileri tanıyor… onların da hayranları oluşuyor… onlar da fikirleri, yaşamları, bilgileri, sesleri, görüntüleri, kelimeleri…. İle birbirerini etkiliyorlar…dolayısı ile onlar da kendilerini “önemli” hissediyorlar…
Yepyeni bir çağın çok başı…
Şimdilik, büyük çoğunluk sadece oturdukları yerden… kendilerini çok yormadan… daha fazla bilgi sahibi olmaya gerek duymadan bile bunu yapabiliyorlar, ancak global etkileşim ve insanın doğasındaki rekabet nedeniyle kendileri farkına bile varmazken bilgi seviyeleri yükseliyor, özgüvenleri gelişiyor… bu arada dijital dünyada yaşamaya başlayan bireylerin ve kurumların sayısı da hızla artıyor… kısa denilebilecek bir süreç içerisinde dijital ortamda, bugün kendisini önemli hisseden %99,999999999…. için “var olmak “ile “varlığını devam ettirmek ” arasındaki ince çizgi algılamalarıuçurumlara dönüşmüş olacak… aynen “gerçek” denilen dünyada olduğu gibi…
Ama büyük bir farkla: bugüne kadarki farklılıkların (zengin-fakir, Harvard’lı- Çemişgezekli, Avrupalı-Afrikalı,Patron-İşçi, Kadın-Erkek, Güzel-Çirkin, Başı Kapalı-Başı Açık…v.b.) yerlerini, parmak uçlarındaki bilgiyi analiz edebilme ve düşünebilme yeteneklerine dayalı yeni farklılıklara/kastlara bırakacakları yepyeni bir global algılama denkliklerinin oluşturulduğu dünyaya doğru geçilmiş olacak…
Global aydınlığın ve global karanlığın iç içe girdiği ayrıştırmasının gittikçe zorlaştığı bir yaşam biçimine…
İster klavyenin ardında.. ister ekranın önünde.. ister unutulmuş bir köşede… insan doğasında “bencillik” ve “hükümranlık” özlemi var… genlerine yerleşmiş… dolayısı ile bu yeni yapılanmada da etkin olacaklar….ama global aydınlıkları, huzuru ve güveni destekleyen beyinlerin egemenliğinde mi.. yoksa ilerlemiş teknoloji ve bilgi sayesinde deri altına yerleştirilmiş chipler ile toplumları robotlaştırarak köle olarak kullanmaktan zevk alacak beyinlerin egemenliğinde mi ???
Bu başlangıç noktasında, bloglar, çok yakın geleceğin “sosyal insan yaşamı”nın biçimlenmesinde “en etkin” temel taşlarını atıyorlar… %99.99999999999999…. u da bunun farkında bile değil… sadece kendisiyle tanışma ve kendi varlığını kabul ettirme kaygısında şu an…
...
(Ağustos, 2013)
İç sesim der ki "Kaynak konusunda daha fazla bilgi için bu postun altındaki yorumlara bakın"
July 31, 2013
İşte geldim burdayım! Ben bu işte ustayım!
... hangi işte ustayım?
HİÇ BİR İŞTE! (Bu noktada bağırdığımı farzedin ama üstünüze alınmayın)
Hala aynı tas aynı hamam: istemediğim bir işte çalışıyorum, iş arıyorum, CV ve kapak yazıları yazıyorum, vır vır vır... Hayatım pek neşeli (!), aman çok dolu dizgin (!), tatilsiz, yalnızzzz... Enişteniz başka bir şehirde bir kaç aylık bir proje üstünde çalışıyor. Etrafta uğraşacak kimse olmadığı için akşam 9 dedin mi benim uykum geliyor. Kuzey yarımkürenin bir hayli kuzeyinde bulunduğumdan hava 10'a kadar aydınlık. Dışarıda hala güneş varken ben gıdak gıdak yatıyorum. Ne kitaplar filmler arkadaşlar denedim de iflah olmadım.
Ee diyeceksiniz ki sen dükkanı niye kapatmıştın, niye şimdi açtın... "Düşünmek" için kapatmıştım ama baktım düşünmeye ayırdığım tüm zamanlarda uyuyorum, "Şüphesiz ki yazmak uykudan daha hayırlıdır" dedim yine açtım dükkanı.
Evet iş bulamadım. Hiç resim de yapmadım. Pasta bile yapmadım. Bir ara nehirler taştı şehri su bastı, eve 3 gün giremedim... Başka bir ara da Ottawa'ya gittim, gezdim... Yeni arkadaşlıklara başladım; yaramayanları ise davul zurna eşliğinde çöpe attım -sanırım yaptığım en yararlı şey buydu. Kanada'da ömür billah oturum ve çalışma vizesi alabildim bir de, o kadar. Böylelikle giriş çıkışlarda tekrar tekrar vize isteme işkencesine son. Buna Permanent Residence deniyor. Vatandaşlık değil. Burada üniversiteye gitmişseniz ve belli bir süredir aynı şirkette çalışıyorsanız başvurup alabildiğiniz bir hak bu.
Türkiye'ye oy vermek için kesin geleceğim ama o ayrı :)
Geleceğim evet, geleceğim... Ama Permanent Residence kartım postayla elime geçmeden ülkeden çıkamıyorum, ve Kanada konsolosluk ve göçmenlik ofisleri grevde, iyi mi! Neymiş efendim, maaşları yetersizmiş. Peh, soruna bak! Türkiye'de neler neler oluyor da gıkları çıkmıyor. Benim kartımı gönderdikten sonra girselerdi greve... Ben annemi özledim! :(
İzninizle depresyonuma geri dönüyorum. Haftaya yine bir mülakatım var, ona çalışacağım ve istediğim gibi bir iş bulana kadar -sanki dünyanın en büyük sorunu buymuş gibi- kafanızı kariyer sorunlarımla ütüleyeceğim. Blogumun yeni misyonu bu.
Agresifim ama olacak artık o kadar.
HİÇ BİR İŞTE! (Bu noktada bağırdığımı farzedin ama üstünüze alınmayın)
Hala aynı tas aynı hamam: istemediğim bir işte çalışıyorum, iş arıyorum, CV ve kapak yazıları yazıyorum, vır vır vır... Hayatım pek neşeli (!), aman çok dolu dizgin (!), tatilsiz, yalnızzzz... Enişteniz başka bir şehirde bir kaç aylık bir proje üstünde çalışıyor. Etrafta uğraşacak kimse olmadığı için akşam 9 dedin mi benim uykum geliyor. Kuzey yarımkürenin bir hayli kuzeyinde bulunduğumdan hava 10'a kadar aydınlık. Dışarıda hala güneş varken ben gıdak gıdak yatıyorum. Ne kitaplar filmler arkadaşlar denedim de iflah olmadım.
Ee diyeceksiniz ki sen dükkanı niye kapatmıştın, niye şimdi açtın... "Düşünmek" için kapatmıştım ama baktım düşünmeye ayırdığım tüm zamanlarda uyuyorum, "Şüphesiz ki yazmak uykudan daha hayırlıdır" dedim yine açtım dükkanı.
Evet iş bulamadım. Hiç resim de yapmadım. Pasta bile yapmadım. Bir ara nehirler taştı şehri su bastı, eve 3 gün giremedim... Başka bir ara da Ottawa'ya gittim, gezdim... Yeni arkadaşlıklara başladım; yaramayanları ise davul zurna eşliğinde çöpe attım -sanırım yaptığım en yararlı şey buydu. Kanada'da ömür billah oturum ve çalışma vizesi alabildim bir de, o kadar. Böylelikle giriş çıkışlarda tekrar tekrar vize isteme işkencesine son. Buna Permanent Residence deniyor. Vatandaşlık değil. Burada üniversiteye gitmişseniz ve belli bir süredir aynı şirkette çalışıyorsanız başvurup alabildiğiniz bir hak bu.
Türkiye'ye oy vermek için kesin geleceğim ama o ayrı :)
Geleceğim evet, geleceğim... Ama Permanent Residence kartım postayla elime geçmeden ülkeden çıkamıyorum, ve Kanada konsolosluk ve göçmenlik ofisleri grevde, iyi mi! Neymiş efendim, maaşları yetersizmiş. Peh, soruna bak! Türkiye'de neler neler oluyor da gıkları çıkmıyor. Benim kartımı gönderdikten sonra girselerdi greve... Ben annemi özledim! :(
İzninizle depresyonuma geri dönüyorum. Haftaya yine bir mülakatım var, ona çalışacağım ve istediğim gibi bir iş bulana kadar -sanki dünyanın en büyük sorunu buymuş gibi- kafanızı kariyer sorunlarımla ütüleyeceğim. Blogumun yeni misyonu bu.
Agresifim ama olacak artık o kadar.
July 13, 2013
Onur Orhan'dan Mallara Dair
Yazının tamamı alıntıdır.
Brown, Erich Fromm’un da “ölümseverlik” diye tanımladığı tutumdan yola çıkıp ölümseverlikle mal mülk edinme arasındaki ilişkiyi anlatır tüm detaylarıyla. İnsan hayatının ve bedeninin değerden düşmesine, insana ve onun hayatına maddi ölçüler getirmenin sakıncasına dikkat çeker Brown.
Cansız şeylerin üzerine, yani eşyanın ve malların üzerine yığılan bir hayat, yavaş yavaş ölen bir hayattır aslında. Rekabet düşüncesini yoğunlaştırır, şiddeti artırır ve insanların arasını açtıkça açar. Çünkü insanla malların arasını yapmaya kalkarken insanla insanın, insanla hayatın arasını açmak gerekir.
Ve böylece mallar ve mülkler, gittikçe daha fazla, kaçırılan hayallerin ve ulaşılamayan hazların yerine geçirilir. İmkânsız bir takastır bu. Canlı olanla cansızın takasıdır çünkü.
Ve bu sakatlanmış düşünce kamuya yerleştikçe, hayallerini kovalayan ve hayatı hazlarıyla beraber yaşamaya çabalayan insanlar değersizleşir egemenlerin gözünde. Çünkü sonunda o insanlar, sırf insan oldukları için mal mülk gibi kolay elde edilemiyor, para gibi biriktirilemiyor, sadık kullar gibi her işe koşulamıyor ve bir ıslıkla da hizaya girmiyorlardır. Basit sloganlarla da yönlendirilemez onlar. Hasılı, onlar hayattan çok şey bekliyor, dahası hayattan yana duruyor ve ona karışmak istiyorlardır.
Oysa faydacı değer hayat değerini ezip geçti mi, yönetenler de en çok mallardan yana durur. Mallar hareketsizdir, cansızdır çünkü. Mallar ses çıkarmaz, itiraz edemez, en fazla gıcırdarlar biraz. Mecburen itaatkârdırlar. Bir işe kolayca sürülürler. Nesnedirler sonuçta ve “öznelik” peşinde de değillerdir, öznellik peşinde de. İşlevsellikleri açıktır, paraca bir karşılıkları, bir maliyet kalemi olarak yeryüzünde ağırlıkları vardır.
Ölümseverlik böylece yayılır, artar. Faydacılık onu besler, o da faydacılıktan beslenir. Bir bakmışız ki mallar her yanımızı sarmış ama ortada yaşanacak bir hayat kalmamış!
Kamu yok yani.
Oysa mallar, kamuya tabidir. Öyle olmalıdır.
Ve ne zaman ki ölümler varken mallardan söz etmeyi aklından bile geçirmez insanlar, işte o zaman derin bir nefes alabiliriz.
Çünkü o zaman işler yoluna giriyor demektir.
Yani kamu değer kazanıyor ve malların hükmü azalıyor demektir.
ONUR ORHAN, Haziran, 2013
July 04, 2013
Gazeteci Fatma Sibel Yüksek'in Analizi
Yazının tamamı alıntıdır.
''ARKADAN VURULDUĞUNA İNANIYOR, HESAP SORACAK ''
Tayyip Erdoğan'ın siyasi imajının yirmi bir günde büyük bir değişime uğradığını, sadece "On yılda yapılanlar, on günde yıkıldı" diyen Abdullah Gül kavramış olmasa gerek...
Herkesin kendi meşrebince "son çırpınış", "tabanını diri ve uyanık tutmak", "kökü dışarıda komployu bozmak" veya "balatayı yakmak" şeklinde okuduğu siyasi ve psikolojik gidişatın etkilerini 'yerinde' görmek için, Kayseri mitingini AKP'nin oy deposu semtlerden birinde, bir pastanede izledim.
On yılda gecekondudan bir AVM'ler ve toplu konutlar cennetine dönüşen İstanbul'un bu büyük ilçesinde sessizlik hakim. "Tayyip Erdoğan'ı yedirmeyeceğiz" propagandasından gaz alan bir tavırdan çok, gelişmeleri sessizce izlemek ve beklemek isteyen bir tavır egemen.
Sahibinin ve müşterisinin koyu AKP'li olduğunu bildiğim bu pastanede, Tayyip Erdoğan'ın ajitatif konuşması sükût altında izlendi. Kimse coşkuya kapılmadı, herkes önündeki çayı içti ve derin düşüncelere daldı. Belli ki bu üslûp, her şeyin eskisi gibi olacağı konusunda kimseye güven vermiyordu...
Tayyip Erdoğan'ın kişiliğini ve siyasi reflekslerini irdelemeye hakkı olanlardan biri olarak görürüm kendimi; çünkü yükselişe geçtiği yılları, gazeteci olarak çok yakınında izledim. Pek çok yurtdışı seyahatinde heyetinde bulundum, Anadolu'nun neredeyse bütün illerini birlikte dolaştım.
Zaman insanı daha öfkesiz ve daha serinkanlı yapıyor. Geçip giden yılların etkisiyle, geçmişe ve geleceğe daha objektif bakmaya başlıyorsunuz. Beklentileriniz azaldığı için denge hesapları yapmaktan vazgeçiyorsunuz.
O bakımdan, Tayyip Erdoğan'ın geldiği noktayı, yıllarca zulme ve haksızlığa uğramış bir muhalif değil, "tarafsız bir gazeteci" olarak irdelemeye çalışacağım.
Kendisini izlediğim yıllarda bir özelliği dikkatimi çekmişti: Tayyip Erdoğan, hiç ama hiç okumuyordu.
Elinde ne bir kitap, ne bir dergi gören olmadı. Yurtdışına yapılan uzun yolculuklarda, Dışişleri bürokratlarının gidilen ülke hakkında özenle hazırladıkları raporların kapağını bile kaldırmadı. Başbakan'a hazırlık yaptırmak için uçağın ön kısmına giden büyükelçiler, elleri boş ve bıkkın şekilde geri döndüler.
Dünyanın neresinde olursak olalım THY tarafından yetiştirilen günlük gazetelerin ruloso bile bozulmazdı. Dönüşe geçildiğinde, bakardık ki kimsenin dokunduğu yok, korumlardan biz isteyip okurduk gazeteleri.
ANA uçağında veya Başbakan'a tahsis edilen başka bir uçakta, özellikle Emine hanımın yer aldığı seyahatlerde Marie Claire, Cosmopolitan gibi moda ve kadın dergileri de bulundurulurdu. Gazetelerin katları bile bozulmazken, bu dergiler uçağın ön kısmında elden ele dolaşır, Emine hanım ve ona yaranmak isteyenler tarafından merakla incelenirdi.
Bunu, Tayyip Erdoğan'ın giderek kararan ve kendi içine kapanan çizgisini izah edebilir bir husus olduğu için anlatıyorum. Okumayan, internet kullanmayan, televizyonda sadece eşinin ve kızının izlediği dizilerden haberdar olan, yabancı dil bilmeyen, bir konuyu uzmanlarından dinlemeyi kompleks haline getirip "bana mı öğreteceksin" kavgası çıkaran bir adamın tükenişe doğru gidişini anlamak bakımından anlatıyorum..
Örneğin, bütün bu yirmi günlük sarsıcı süreçte, Tayyip Erdoğan'ı en fazla sinirlendiren şey olayların "siyasi değil, sosyal olduğunu" söyleyenler oldu. Mehmet Ali Alabora'ya bunun için taktı, Başbakanlık'taki toplantıda sendikacı bayana bunun için hışımlandı.
Oysa ne var bu tespitte?
Aksine, Tayyip Erdoğan'ı daha rahatlatması gerekmiyor mu?
Sorunun uyguladığı politikalardan veya kendi şahsından değil de toplumun değişim isteğinden kaynaklandığını ifade etmesi bakımından daha 'kurtarıcı' değil mi?
Hayır.
Buradaki sorun "sosyolojik" kelimesinde.
Hızla kültürel köklerine dönme eğilimine girmiş olan Başbakan, bu kelimeyi "kendi yetersizliğine" yapılmış bir vurgu olarak algılıyor.
Bitirdiği söylenen ve neresi olduğunu yıllardır tam anlayamadığımız "yüksek okulda" bu tür bilimsel eğitimler verilmediğinin ima edildiği vehmine kapılıyor.
Onun için "Biz, sosyolojiyi sizden mi öğreneceğiz" diyerek hiddet ve şiddet serdediyor.
Bozulmuş bir ezberle, belki de programlanmış bir beynin miadını doldurması ile karşı karşıyayız.
Tayyip Erdoğan'ın en büyük siyasi yeteneği, kendisine sufle edilenleri iyi alan ve rolünü iyi oynayan bir aktör olmasıdır.
Her zaman küresel programlar çerçevesinde hareket etti. Kendisini her zaman bu programlara göre konuşlandırdı.
Şimdi bu global desteğin flulaşmaya başlamasıyla öfke ve paniğe kapıldığını, köklerini ve kendisini besleyen alt kültürü referans almaya başladığını görüyoruz..
Öyle ki, "gömlek gibi çıkarıp attığını" ilan ettiği Milli Görüş'ün bile gerisine düştü. Şu anda siyasi kimlik ve kişiliğinin en alt tabakadaki katmanından sesleniyor. Ankara, İstanbul, Samsun ve Kayseri mitingleri Türk siyasi tarihine din istismarının hangi noktalara varabileceğini gösteren birer suimîsal olarak geçecektir.
Tayyip Erdoğan, bu kışkırtmacı tavrı, ayrıştırmacı dili, kendi gidişatı başta olmak üzere ülkenin yakın geleceği konusunda sadece bizlere endişe vermiyor; zira biz kendisini yeterince tanıyoruz.
Tayyip Erdoğan'ın, kötü Türk filmlerindeki "yobaz" tiplemesine giderek daha çok benzeyen yeni profili, bizlerden çok böyle bir kumaştan "demokrat" ve "gelecek yüz yılın" lideri tiplemesi çıkarmaya kalkışmış veya bu projeye samimiyetle inanmış olanlara endişe veriyor.
"Demokrat başbakan" libasının dikişleri büyük bir çatırtıyla söküldü çünkü. Bu çatırtıyı duymamak için sağır olmak gerekiyor.
Beğenelim veya beğenmeyelim, on yıllık AKP iktidarı döneminde topluma dayatılmaya çalışılan sahte demokrasinin lafzı bile bireyler üzerinde 'eğitici' bir işlev gördü. Herkes kendince 'modernleşti', bir şeyler öğrendi.
O bakımdan, Tayyip Erdoğan'ın kullandığı lisan, kendi zannettiği gibi sadece "kentli elitleri" değil, AKP'nin artık kendisini "şehirli" sayan, son on yılda sinemaya gitmeye, çocuğunu özel üniversitelerde okutmaya, haremlik-selamlık şeklinde de olsa yüzme havuzlarına bile girmeye başlayan "yeni nesil muhafazakarları" da ürkütüyor.
Yıllardır kandırıldıkları "demokrasinin" dili değil çünkü bu...
Tayyip Erdoğan'ın mağma tabakasına doğru son sürat koşuşunu, bu yeni nesil de endişeyle ve alt üst olmuş bir şekilde izliyor..
Artık herkes şunu görüyor ki, iktidarda geçen on yıl Tayyip Erdoğan'ın siyasi kültürüne hiç bir şey katmamış. Aynı kalıplar üzerinden siyaset yapmakta ısrar ediyor ve toplumun da kendisi gibi aynı noktada kaldığına inanıyor.
Toplumla kendisi arasında, kendi kafasında kurduğu bir vesayet ilişkisi tesis etmiş.
Gezi Parkı olaylarının başladığı ilk günlerde "Ne istediniz de vermedik?" şeklindeki yaklaşım bunun en bariz örneği.
Toplumun taleplerini, demokrasilerde yeri olmayan bir "bahşetme-şükretme" denklemi içinde anlamaya çalışıyor.
İktidarının ilk yıllarında, elit azınlıkların iki yüzlü ve dışlayıcı yönetimlerinden sıkılmış geniş halk kitlelerine hitap ettiği düşünülen "Delikanlı tavırları halk seviyor" formülüne kendisini fazla kaptırmış ve bu yöntemin geçen on yıla rağmen siyasette halen geçerli olduğunu sanıyor.
Yeni bir neslin geldiğini, kabadayı ve dayatmacı tavırların artık itici olmaya başladığını göremiyor.
Daha kötüsü, toplumun tortularında kalmış 1950'li yılların kaba anti- komünist propagandalarından beslenen müptezellliğin, sapkın ahlakçılığın geçerli olduğunu düşünüyor.
"Kapıya şapka asma" iğrençliğinin 2013 yılı versiyonları ile kitleleri ayartmaya, gaza getirmeye, kandırmaya çalışıyor. Bu inanç ve umutla siyasi lisanını bayağılaştırdıkça bayağılaştırıyor.
"Bikini" üzerinden prim yapayım derken, kendisini yıllardır destekleyen modernist-liberal-kozmolit- elitist kesimi de ürküttüğünü fark edemiyor.
Açığa çıkan bir başka durum, Tayyip Erdoğan'ın tahminlerin de ötesinde yalnızlaşmış olmasıdır.
Bütün kararları tek başına vermek, farklı fikir ve inisiyatiflerin varlığını kabul etmemek, dışlayıcı, korkutucu, kibirli ve değersizleştirici yaklaşımları, yakın çevresini bile "Çevresi yanlış yönlendiriyor" diyenleri veya suçu "danışmanlarına" yüklemeye çalışanları yanıltacak kadar canından bezdirmiş.
Zannedildiğinin aksine çevresinde Tayyip Erdoğan'ı yanlış veya doğru yönlendirecek bir "danışmanı" filan yoktur.
Tayyip Erdoğan, danışmanlarına kendisine "akıl verme yetkisi" bahşetmez çünkü. Böyle bir girişimi direkt "haddini bilmezlik" ve "saygısızlık" addeder.
Aklının ve bilgisinin Başbakan'a çok şey katacağına inanarak göreve başlamış, kısa sürede çanta taşıyıcılığına düşmüş, uzun vadede de uzaklaştırılmış veya kendisi çekip gitmiş nice danışmanlar gördük.
Bu anlamda bir 'danışman çöplüğü' gibidir Erdoğan'ın çevresi.
Yok sayılmak ve değersizleştirilmenin sadece yakın çevresinde değil, parti teşkilatlarında da kendisini hissettirmeye başladığı saklanılmaz bir gerçektir. Gezi Parkı olaylarının patlamasıyla Erdoğan ile parti teşkilatları arasında ilk sınav verilmiş ve bu durum olayların yoğun akışı içinde dikkatli gözlerden bile kaçmış görünmektedir.
Fas dönüşü, teşkilatlarına görkemli bir karşılama talimatı verdiği halde ikircik yaşandığı unutulmasın. Önce teşkilatların karşılamaya hazırlandığı duyuruldu, sonra böyle "örgütsel" bir karşılamanın yapılmayacağı bildirildi.
Hatta Tayyip Erdoğan, kendisini dişe dokunur bir kalabalığın karşılayacağından o kadar emin olamadı ki, Tunus'tan hareketini saatler sonrasına tehir etmekle kalmayıp, Türk hava sahasına girdikten sonra bile İstanbul'a mı, yoksa Ankara'ya mı ineceğine karar veremedi.
Nihayet İstanbul'a inmeye karar verdikten sonra Tayyip Bey ve eşi bir süre uçaktan çıkmayıp, Egemen Bağış'ı önden göndererek yeterli sayıda insanın toplanıp toplanmadığını kontrol ettirmek zorunda kaldılar.
Parti teşkilatlarının Tayyip Erdoğan'ın yokluğunda,olayları diyalog yoluyla yatıştırma kararı alan Arınç-Gül ikilisine itaat etmiş olması, Tayyip Bey tarafından ileride hesabı mutlak görülecek bir husustur.
Teşkilatları tarafından belki de ömründe ilk kez yarı yolda bırakılmış olan Erdoğan, her ne kadar "kitlesel karşılanma" sorununu Melih Gökçek'in lojistik desteğiyle aştıysa da kendisini yepyeni ve oldukça tehlikeli bir pozisyonun içinde de buluvermiştir ki o da şu:
Yıllardır nasıl tasfiye edeceğini bilmediği, partisine göz diktiğinden adı kadar emin olduğu Melih Gökçek'e -amiyane deyimle-gebe kalmak!
Nitekim, İstanbul mitingi farklı etkenlerden dolayı ayrı tutulacak olursa; Kayseri, Samsun ve Erzurum mitinglerine beklenen katılımın gerçekleşmemesi Melih Gökçek faktörünü yakıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Tayyip Bey bundan sonra, güç göstermek istediği organizasyonlarda Melih Bey'in desteğine ihtiyaç duyacak gibi görünmektedir.
Özün sözü Erdoğan şu an, bütün tepkilerin neredeyse tek ve ortak hedefi olarak, giderek müptezelleşen dili ile dinci kesimlerin dar tabanına hapsolmuş ve de Melih Gökçek'e muhtaç bir şekilde yapayalnız ortada durmaktadır.
Tıpkı rahmetli Ecevit gibi "sağlık sorunları" gündeme getirilir, dahası "iş göremez raporundan" bahsedilir olmuştur. Hem de bizlerin ve Tayyip Bey'in azılı muhalifleri tarafından değil, Abdullah Gül'e yakınlığı ile bilinen Fehmi Koru tarafından!
Gelinen nokta itibarıyla, Gezi Parkı olayları bastırılsa, Tayyip Bey eskiden olduğu gibi yeniden tek başına her konuda karar verir duruma gelse bile sorunların bitmeyeceğinden , bizzat Tayyip Bey'in kendisi tarafından bitirilmeyeceğinden emin olunmalıdır.
Çünkü Tayyip Erdoğan, çok geniş bir cepheye karşı tek başına savaş açmış durumdadır. Önünde zor, yıpratıcı ve ne gibi bir hasarla sonuçlanacağı kestirilemeyen bir "intikam" süreci vardır.
Bir kere kitlesel eylemlerin hesabı, duvara slogan yazan 17 yaşındaki çocuklardan, köşe yazarlarına, dizi film oyuncularına kadar herkesten sorulmaya kalkışılacak, yeni ve sonu gelmez "Ergenekonvari" soruşturmalara yeltenilecek..
Facebook'undan twitter'ına, yabancı medyasından AB yetkilisine her kişi ve kurumla hesaplaşmaya girişilecek; toplumun artık korku duvarını aştığı kabullenilmeyerek yangına körükle gitmeye devam edilecektir.
En önemlisi de eğer bizler Tayyip Erdoğan'ı tanımışsak, Fas gezisi sırasında ve ilerleyen süreçte kendisini "arkadan vurduklarını" düşündüğü pek çok kişiyle "iç hesaplaşmaya" girişecektir.
Bülent Arınç ne kadar inkâr ederse etsin, diyalog yoluna yeltendiği için Tayyip Erdoğan tarafından mutlak surette 'cezalandırılmak' istenecektir...
Aynı şekilde, "Demokrasi sadece sandık değildir" diyen Abdullah Gül'ün isminin de defterin baş kısmına yazıldığı kesindir.
Olaylar esnasında "şakacı çocuklardan" bahseden gazeteleri, yayınlarını kesip olayları genişçe veren televizyon kanallarını, yakalanıp getirilen eylemcilere takipsizlik veren savcıları, "gösteri yürüyüşü anayasal haktır" şeklinde kararlar yazan hakimleri, cüppeleri ile yürüyüş yapan avukatları, "durakların yerini bile halka soracağız" diyen belediye başkanlarını saymıyoruz bile...
"Tayyip Erdoğan'ın bu kadar büyük bir hesaplaşmaya girecek gücü var mı?"
sorusunun cevabını ise bilmiyoruz...
Aslında kendisi de bilmiyor...
Ama deneyeceğini ve toplumun isyan duygusunu diri tutmaya devam edeceğini biliyoruz.
FATMA SİBEL YÜKSEK, Temmuz, 2013
''ARKADAN VURULDUĞUNA İNANIYOR, HESAP SORACAK ''
Tayyip Erdoğan'ın siyasi imajının yirmi bir günde büyük bir değişime uğradığını, sadece "On yılda yapılanlar, on günde yıkıldı" diyen Abdullah Gül kavramış olmasa gerek...
Herkesin kendi meşrebince "son çırpınış", "tabanını diri ve uyanık tutmak", "kökü dışarıda komployu bozmak" veya "balatayı yakmak" şeklinde okuduğu siyasi ve psikolojik gidişatın etkilerini 'yerinde' görmek için, Kayseri mitingini AKP'nin oy deposu semtlerden birinde, bir pastanede izledim.
On yılda gecekondudan bir AVM'ler ve toplu konutlar cennetine dönüşen İstanbul'un bu büyük ilçesinde sessizlik hakim. "Tayyip Erdoğan'ı yedirmeyeceğiz" propagandasından gaz alan bir tavırdan çok, gelişmeleri sessizce izlemek ve beklemek isteyen bir tavır egemen.
Sahibinin ve müşterisinin koyu AKP'li olduğunu bildiğim bu pastanede, Tayyip Erdoğan'ın ajitatif konuşması sükût altında izlendi. Kimse coşkuya kapılmadı, herkes önündeki çayı içti ve derin düşüncelere daldı. Belli ki bu üslûp, her şeyin eskisi gibi olacağı konusunda kimseye güven vermiyordu...
Tayyip Erdoğan'ın kişiliğini ve siyasi reflekslerini irdelemeye hakkı olanlardan biri olarak görürüm kendimi; çünkü yükselişe geçtiği yılları, gazeteci olarak çok yakınında izledim. Pek çok yurtdışı seyahatinde heyetinde bulundum, Anadolu'nun neredeyse bütün illerini birlikte dolaştım.
Zaman insanı daha öfkesiz ve daha serinkanlı yapıyor. Geçip giden yılların etkisiyle, geçmişe ve geleceğe daha objektif bakmaya başlıyorsunuz. Beklentileriniz azaldığı için denge hesapları yapmaktan vazgeçiyorsunuz.
O bakımdan, Tayyip Erdoğan'ın geldiği noktayı, yıllarca zulme ve haksızlığa uğramış bir muhalif değil, "tarafsız bir gazeteci" olarak irdelemeye çalışacağım.
Kendisini izlediğim yıllarda bir özelliği dikkatimi çekmişti: Tayyip Erdoğan, hiç ama hiç okumuyordu.
Elinde ne bir kitap, ne bir dergi gören olmadı. Yurtdışına yapılan uzun yolculuklarda, Dışişleri bürokratlarının gidilen ülke hakkında özenle hazırladıkları raporların kapağını bile kaldırmadı. Başbakan'a hazırlık yaptırmak için uçağın ön kısmına giden büyükelçiler, elleri boş ve bıkkın şekilde geri döndüler.
Dünyanın neresinde olursak olalım THY tarafından yetiştirilen günlük gazetelerin ruloso bile bozulmazdı. Dönüşe geçildiğinde, bakardık ki kimsenin dokunduğu yok, korumlardan biz isteyip okurduk gazeteleri.
ANA uçağında veya Başbakan'a tahsis edilen başka bir uçakta, özellikle Emine hanımın yer aldığı seyahatlerde Marie Claire, Cosmopolitan gibi moda ve kadın dergileri de bulundurulurdu. Gazetelerin katları bile bozulmazken, bu dergiler uçağın ön kısmında elden ele dolaşır, Emine hanım ve ona yaranmak isteyenler tarafından merakla incelenirdi.
Bunu, Tayyip Erdoğan'ın giderek kararan ve kendi içine kapanan çizgisini izah edebilir bir husus olduğu için anlatıyorum. Okumayan, internet kullanmayan, televizyonda sadece eşinin ve kızının izlediği dizilerden haberdar olan, yabancı dil bilmeyen, bir konuyu uzmanlarından dinlemeyi kompleks haline getirip "bana mı öğreteceksin" kavgası çıkaran bir adamın tükenişe doğru gidişini anlamak bakımından anlatıyorum..
Örneğin, bütün bu yirmi günlük sarsıcı süreçte, Tayyip Erdoğan'ı en fazla sinirlendiren şey olayların "siyasi değil, sosyal olduğunu" söyleyenler oldu. Mehmet Ali Alabora'ya bunun için taktı, Başbakanlık'taki toplantıda sendikacı bayana bunun için hışımlandı.
Oysa ne var bu tespitte?
Aksine, Tayyip Erdoğan'ı daha rahatlatması gerekmiyor mu?
Sorunun uyguladığı politikalardan veya kendi şahsından değil de toplumun değişim isteğinden kaynaklandığını ifade etmesi bakımından daha 'kurtarıcı' değil mi?
Hayır.
Buradaki sorun "sosyolojik" kelimesinde.
Hızla kültürel köklerine dönme eğilimine girmiş olan Başbakan, bu kelimeyi "kendi yetersizliğine" yapılmış bir vurgu olarak algılıyor.
Bitirdiği söylenen ve neresi olduğunu yıllardır tam anlayamadığımız "yüksek okulda" bu tür bilimsel eğitimler verilmediğinin ima edildiği vehmine kapılıyor.
Onun için "Biz, sosyolojiyi sizden mi öğreneceğiz" diyerek hiddet ve şiddet serdediyor.
Bozulmuş bir ezberle, belki de programlanmış bir beynin miadını doldurması ile karşı karşıyayız.
Tayyip Erdoğan'ın en büyük siyasi yeteneği, kendisine sufle edilenleri iyi alan ve rolünü iyi oynayan bir aktör olmasıdır.
Her zaman küresel programlar çerçevesinde hareket etti. Kendisini her zaman bu programlara göre konuşlandırdı.
Şimdi bu global desteğin flulaşmaya başlamasıyla öfke ve paniğe kapıldığını, köklerini ve kendisini besleyen alt kültürü referans almaya başladığını görüyoruz..
Öyle ki, "gömlek gibi çıkarıp attığını" ilan ettiği Milli Görüş'ün bile gerisine düştü. Şu anda siyasi kimlik ve kişiliğinin en alt tabakadaki katmanından sesleniyor. Ankara, İstanbul, Samsun ve Kayseri mitingleri Türk siyasi tarihine din istismarının hangi noktalara varabileceğini gösteren birer suimîsal olarak geçecektir.
Tayyip Erdoğan, bu kışkırtmacı tavrı, ayrıştırmacı dili, kendi gidişatı başta olmak üzere ülkenin yakın geleceği konusunda sadece bizlere endişe vermiyor; zira biz kendisini yeterince tanıyoruz.
Tayyip Erdoğan'ın, kötü Türk filmlerindeki "yobaz" tiplemesine giderek daha çok benzeyen yeni profili, bizlerden çok böyle bir kumaştan "demokrat" ve "gelecek yüz yılın" lideri tiplemesi çıkarmaya kalkışmış veya bu projeye samimiyetle inanmış olanlara endişe veriyor.
"Demokrat başbakan" libasının dikişleri büyük bir çatırtıyla söküldü çünkü. Bu çatırtıyı duymamak için sağır olmak gerekiyor.
Beğenelim veya beğenmeyelim, on yıllık AKP iktidarı döneminde topluma dayatılmaya çalışılan sahte demokrasinin lafzı bile bireyler üzerinde 'eğitici' bir işlev gördü. Herkes kendince 'modernleşti', bir şeyler öğrendi.
O bakımdan, Tayyip Erdoğan'ın kullandığı lisan, kendi zannettiği gibi sadece "kentli elitleri" değil, AKP'nin artık kendisini "şehirli" sayan, son on yılda sinemaya gitmeye, çocuğunu özel üniversitelerde okutmaya, haremlik-selamlık şeklinde de olsa yüzme havuzlarına bile girmeye başlayan "yeni nesil muhafazakarları" da ürkütüyor.
Yıllardır kandırıldıkları "demokrasinin" dili değil çünkü bu...
Tayyip Erdoğan'ın mağma tabakasına doğru son sürat koşuşunu, bu yeni nesil de endişeyle ve alt üst olmuş bir şekilde izliyor..
Artık herkes şunu görüyor ki, iktidarda geçen on yıl Tayyip Erdoğan'ın siyasi kültürüne hiç bir şey katmamış. Aynı kalıplar üzerinden siyaset yapmakta ısrar ediyor ve toplumun da kendisi gibi aynı noktada kaldığına inanıyor.
Toplumla kendisi arasında, kendi kafasında kurduğu bir vesayet ilişkisi tesis etmiş.
Gezi Parkı olaylarının başladığı ilk günlerde "Ne istediniz de vermedik?" şeklindeki yaklaşım bunun en bariz örneği.
Toplumun taleplerini, demokrasilerde yeri olmayan bir "bahşetme-şükretme" denklemi içinde anlamaya çalışıyor.
İktidarının ilk yıllarında, elit azınlıkların iki yüzlü ve dışlayıcı yönetimlerinden sıkılmış geniş halk kitlelerine hitap ettiği düşünülen "Delikanlı tavırları halk seviyor" formülüne kendisini fazla kaptırmış ve bu yöntemin geçen on yıla rağmen siyasette halen geçerli olduğunu sanıyor.
Yeni bir neslin geldiğini, kabadayı ve dayatmacı tavırların artık itici olmaya başladığını göremiyor.
Daha kötüsü, toplumun tortularında kalmış 1950'li yılların kaba anti- komünist propagandalarından beslenen müptezellliğin, sapkın ahlakçılığın geçerli olduğunu düşünüyor.
"Kapıya şapka asma" iğrençliğinin 2013 yılı versiyonları ile kitleleri ayartmaya, gaza getirmeye, kandırmaya çalışıyor. Bu inanç ve umutla siyasi lisanını bayağılaştırdıkça bayağılaştırıyor.
"Bikini" üzerinden prim yapayım derken, kendisini yıllardır destekleyen modernist-liberal-kozmolit- elitist kesimi de ürküttüğünü fark edemiyor.
Açığa çıkan bir başka durum, Tayyip Erdoğan'ın tahminlerin de ötesinde yalnızlaşmış olmasıdır.
Bütün kararları tek başına vermek, farklı fikir ve inisiyatiflerin varlığını kabul etmemek, dışlayıcı, korkutucu, kibirli ve değersizleştirici yaklaşımları, yakın çevresini bile "Çevresi yanlış yönlendiriyor" diyenleri veya suçu "danışmanlarına" yüklemeye çalışanları yanıltacak kadar canından bezdirmiş.
Zannedildiğinin aksine çevresinde Tayyip Erdoğan'ı yanlış veya doğru yönlendirecek bir "danışmanı" filan yoktur.
Tayyip Erdoğan, danışmanlarına kendisine "akıl verme yetkisi" bahşetmez çünkü. Böyle bir girişimi direkt "haddini bilmezlik" ve "saygısızlık" addeder.
Aklının ve bilgisinin Başbakan'a çok şey katacağına inanarak göreve başlamış, kısa sürede çanta taşıyıcılığına düşmüş, uzun vadede de uzaklaştırılmış veya kendisi çekip gitmiş nice danışmanlar gördük.
Bu anlamda bir 'danışman çöplüğü' gibidir Erdoğan'ın çevresi.
Yok sayılmak ve değersizleştirilmenin sadece yakın çevresinde değil, parti teşkilatlarında da kendisini hissettirmeye başladığı saklanılmaz bir gerçektir. Gezi Parkı olaylarının patlamasıyla Erdoğan ile parti teşkilatları arasında ilk sınav verilmiş ve bu durum olayların yoğun akışı içinde dikkatli gözlerden bile kaçmış görünmektedir.
Fas dönüşü, teşkilatlarına görkemli bir karşılama talimatı verdiği halde ikircik yaşandığı unutulmasın. Önce teşkilatların karşılamaya hazırlandığı duyuruldu, sonra böyle "örgütsel" bir karşılamanın yapılmayacağı bildirildi.
Hatta Tayyip Erdoğan, kendisini dişe dokunur bir kalabalığın karşılayacağından o kadar emin olamadı ki, Tunus'tan hareketini saatler sonrasına tehir etmekle kalmayıp, Türk hava sahasına girdikten sonra bile İstanbul'a mı, yoksa Ankara'ya mı ineceğine karar veremedi.
Nihayet İstanbul'a inmeye karar verdikten sonra Tayyip Bey ve eşi bir süre uçaktan çıkmayıp, Egemen Bağış'ı önden göndererek yeterli sayıda insanın toplanıp toplanmadığını kontrol ettirmek zorunda kaldılar.
Parti teşkilatlarının Tayyip Erdoğan'ın yokluğunda,olayları diyalog yoluyla yatıştırma kararı alan Arınç-Gül ikilisine itaat etmiş olması, Tayyip Bey tarafından ileride hesabı mutlak görülecek bir husustur.
Teşkilatları tarafından belki de ömründe ilk kez yarı yolda bırakılmış olan Erdoğan, her ne kadar "kitlesel karşılanma" sorununu Melih Gökçek'in lojistik desteğiyle aştıysa da kendisini yepyeni ve oldukça tehlikeli bir pozisyonun içinde de buluvermiştir ki o da şu:
Yıllardır nasıl tasfiye edeceğini bilmediği, partisine göz diktiğinden adı kadar emin olduğu Melih Gökçek'e -amiyane deyimle-gebe kalmak!
Nitekim, İstanbul mitingi farklı etkenlerden dolayı ayrı tutulacak olursa; Kayseri, Samsun ve Erzurum mitinglerine beklenen katılımın gerçekleşmemesi Melih Gökçek faktörünü yakıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Tayyip Bey bundan sonra, güç göstermek istediği organizasyonlarda Melih Bey'in desteğine ihtiyaç duyacak gibi görünmektedir.
Özün sözü Erdoğan şu an, bütün tepkilerin neredeyse tek ve ortak hedefi olarak, giderek müptezelleşen dili ile dinci kesimlerin dar tabanına hapsolmuş ve de Melih Gökçek'e muhtaç bir şekilde yapayalnız ortada durmaktadır.
Tıpkı rahmetli Ecevit gibi "sağlık sorunları" gündeme getirilir, dahası "iş göremez raporundan" bahsedilir olmuştur. Hem de bizlerin ve Tayyip Bey'in azılı muhalifleri tarafından değil, Abdullah Gül'e yakınlığı ile bilinen Fehmi Koru tarafından!
Gelinen nokta itibarıyla, Gezi Parkı olayları bastırılsa, Tayyip Bey eskiden olduğu gibi yeniden tek başına her konuda karar verir duruma gelse bile sorunların bitmeyeceğinden , bizzat Tayyip Bey'in kendisi tarafından bitirilmeyeceğinden emin olunmalıdır.
Çünkü Tayyip Erdoğan, çok geniş bir cepheye karşı tek başına savaş açmış durumdadır. Önünde zor, yıpratıcı ve ne gibi bir hasarla sonuçlanacağı kestirilemeyen bir "intikam" süreci vardır.
Bir kere kitlesel eylemlerin hesabı, duvara slogan yazan 17 yaşındaki çocuklardan, köşe yazarlarına, dizi film oyuncularına kadar herkesten sorulmaya kalkışılacak, yeni ve sonu gelmez "Ergenekonvari" soruşturmalara yeltenilecek..
Facebook'undan twitter'ına, yabancı medyasından AB yetkilisine her kişi ve kurumla hesaplaşmaya girişilecek; toplumun artık korku duvarını aştığı kabullenilmeyerek yangına körükle gitmeye devam edilecektir.
En önemlisi de eğer bizler Tayyip Erdoğan'ı tanımışsak, Fas gezisi sırasında ve ilerleyen süreçte kendisini "arkadan vurduklarını" düşündüğü pek çok kişiyle "iç hesaplaşmaya" girişecektir.
Bülent Arınç ne kadar inkâr ederse etsin, diyalog yoluna yeltendiği için Tayyip Erdoğan tarafından mutlak surette 'cezalandırılmak' istenecektir...
Aynı şekilde, "Demokrasi sadece sandık değildir" diyen Abdullah Gül'ün isminin de defterin baş kısmına yazıldığı kesindir.
Olaylar esnasında "şakacı çocuklardan" bahseden gazeteleri, yayınlarını kesip olayları genişçe veren televizyon kanallarını, yakalanıp getirilen eylemcilere takipsizlik veren savcıları, "gösteri yürüyüşü anayasal haktır" şeklinde kararlar yazan hakimleri, cüppeleri ile yürüyüş yapan avukatları, "durakların yerini bile halka soracağız" diyen belediye başkanlarını saymıyoruz bile...
"Tayyip Erdoğan'ın bu kadar büyük bir hesaplaşmaya girecek gücü var mı?"
sorusunun cevabını ise bilmiyoruz...
Aslında kendisi de bilmiyor...
Ama deneyeceğini ve toplumun isyan duygusunu diri tutmaya devam edeceğini biliyoruz.
FATMA SİBEL YÜKSEK, Temmuz, 2013
June 17, 2013
Strateji Uzmanı Ümit Özdağ'dan
Gezi Parkı olaylarının tüm şiddetiyle devam ettiği şu günlerde bulduğum düşündürücü bir yazı.
Tamamiyle alıntıdır.
Başbakan Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkından başlayıp, Ankara ve İstanbul’a sıçrayan gençlik muhalefetinin kolaylıkla kabul edilebilecek taleplerini kabul etmeyerek olayları uluslar arası medyanın ana gündem maddesi haline getirecek ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin uyarısına uzanacak kadar geliştirmesi 2014 seçim stratejisinin belkemiğini oluşturmaktadır. Bu strateji AKP tarafından daha önce Anayasa referandumu sırasında uygulanmış ve AKP %42 civarında başladığı anayasaya destek oranını %58’e kadar taşımıştır. Bu stratejinin özünde keskin toplumsal ayrışma üreterek, bloklaştırma ve saflaştırma vardır. Erdoğan’ın %50-%50 vurgusu, bu stratejinin sahaya yansımasıdır. Kendi %50’si olarak gördüğü grubu konsolide ederek, diğer %50 ile arasına baraj örmektir. Bazı çevreler, Başbakan Erdoğan’ın kibir ile hareket ettiğini, ne yaptığını bilmediğini ileri sürmektedirler. Oysa Erdoğan çok başarılı bir siyasi taktisyendir ve politikaya duygularını karıştırmaz. Başbakan Erdoğan başarı dışında hemen hemen hiçbir ölçü tanımadan sonuca odaklı bir siyaseti etkileyici bir şekilde sürdürmektedir.
Türkiye 2014 seçimlerine ilerlerken, AKP’nin önünde oyunu kemiren üç temel sorun bulunmaktadır.
Bunlar sırası ile;
1) PKK ile yürüyen müzakere, mütareke ve kirli pazarlık süreci,
2) İflas eden ve Reyhanlı gibi Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamına neden olan bir saldırı ile ülkemizin karşı karşıya kalmasına neden olan Suriye politikasının başarısızlığı,
3) IMF’ye borcumuzu ödedik nakaratının arkasındaki dış borçlarımızın 2002’de 130 milyar dolar iken 2012’de 337 milyar dolar’a çıkmış olması gerçeği ve kırılgan bir buz üzerinde yürüyen bir borsa.
2014 yaklaşırken, Erdoğan seçmene yönelik yeni bir stratejik algı yönetimi kampanyası başlatmıştır.Asıl sorunlar seçmenin dikkatinden kaçırılacak, yeni bir gündem oluşturulacak, daha kolay manipüle edilebilecek bir sorun üzerinden seçmen bloklaşması sağlanacaktır. Erdoğan için İstanbul, Ankara ve İzmir’de orta ve orta üst gelir gruplarının ve özellikle bu grupların genç çocuklarının belkemiğini oluşturduğu kentli bir muhalefetin seçim sonuçlarını belirlemek açısından büyük bir tehdit oluşturması söz konusu değildir.
Üstelik, böyle bir muhalefet hareketi, Erdoğan’ın gerçek oy zeminini oluşturan ve sadece devlet kaynaklarından son 10 yılda 27 milyon kişinin ekonomik yardım bağımlısı yapıldığı (belediyelerin ve özel şirketlerin yaptığı yardım bu sayının dışındadır) taşralı, muhafazakar, alt ve alt orta gelir grupları nezlinde çok kolay karalanabilecek, ötekileştirilecek hatta şeytanlaştırılabilecek bir yapı taşımaktadır. Böylece, taşralı, muhafazakar, alt ve alt orta gelir gruplarında kısacası Anadolu insanında PKK ile sürdürülen kirli barış sürecinden dolayı “ülke bölünüyor mu?” endişesinin ve “Bu hükümet de Suriye konusunda yanlış yaptı” ve “Reyhanlı’da katliama neden oldu” düşüncesinin yerini çok hızlı bir şekilde “Vay şerefsizler, ayakkabıları ile camiye girmişler ve bira içmişler” tepkisi almaktadır.
Erdoğan Taksim muhalefetinin kendisine yeni bir gündem oluşturma ve manipule etme fırsatını verdiğini anladığı andan itibaren stratejisi tırmandırma, radikalleştirme ve ötekileştirme stratejisi üzerine kurmuştur. Bir bölümü devlet güdümünde olduğu bilinen, radikal sol örgütlerin ve “profesyonel devrimci” kadrolarının Taksim’e damga vurmaları teşvik edilmiş, önü açılmıştır. Öyle ki, Başbakan Erdoğan grup toplantısında AKM’nin üzerinde günlerce asılı duran Marksist-Leninist örgüt pankartlarından bahsederken, “Devlet binasında bu pankartlar nasıl asılı kalır?” sorusunun cevabı aslında sorunun içinde gizlidir. AKM devlet binası olduğu için örgütler tarafından yasa dışı, toplumun genelinde tepki ile karşılanan ve Taksim gösterilerini temsil etmeyen pankartlar asılabilmiştir.
Diyarbakır’da Öcalan’ın başı ağrıdığı için gösteriler düzenleyen PKK ise Güneydoğu Anadolu’da hiçbir eylem yapmaz iken müzakere ortağının elini güçlendirmek için Öcalan posterleri ile zaman zaman kendisini televizyon kanallarına göstermiştir. AKP Hükümeti de Güneydoğu Anadolu’da olay çıkmayacağının güvencesini almanın vermiş olduğu rahatlıkla Diyarbakır ve Van’daki TOMA’ları İstanbul ve Ankara’ya kaydırmış durumdadır.
Taksim’i Erzurum’da, Nevşehir’de, Kütahya’da televizyonlardan sansürlü olarak seyreden, hafızasında Gezi Parkındaki barışçıl tutumdan, çadır-mescitten ve anti kapitalist Müslümanlardan çok Marksist grupların vandalizmi kalan vatandaş, Erdoğan’ın “camide bira içtiler” söyleminin peşinden gitmeye çok daha yatkın olmaktadır. Üstelik, Taksim göstericilerinin elindeki tek iletişim ve propaganda aracı twitter iken Başbakan Erdoğan’ın arkasında gönüllü ve gönülsüz dev bir medya karteli olduğu unutulmamalıdır. Twitterın dar alanda kaldığı, diğer alanda hükümetin nerede ise rakipsiz bir algı yönetimi stratejisi izlediği ortadadır.
Gençlik muhalefeti dar bir coğrafi alana sıkışırken, hükümet ise bütün Türkiye’de propaganda çalışmalarını sürdürmenin üstünlüğünü yaşamaktadır. Buna itiraz “Tahrir de dar bir alandı” şeklinde olabilir. Ancak Tahrir’de Müslüman Kardeşlerin stratejik aklı temsil edilirken, vücudu bütün Mısır’a yayılmış durumdaydı. Oysa, Türkiye’de muhalefet, İstanbul’da Taksim, Beşiktaş, Bağdat Caddesi, Ankara’da Kızılay, Kuğulu Park, Dikmen üçgeni ve İzmir’de Gündoğdu Meydanına sıkışmıştır. Adana, Kayseri gibi şehirlerdeki muhalefet ise kısa soluklu olmuştur.
Bütün bunların dışında tarafların hedefleri ve stratejileri arasında da bir dengesizlik vardır. Erdoğan’ın ulaşmak istediği hedef ve bunun için uyguladığı strateji açıktır. Bu hedef ve strateji konusunda parti içinde bir tartışmaya izin yoktur. “Lider emreder, kitle takip eder” ilkesi tartışmasız bir şekilde uygulanmaktadır. Taksim’in ise belirgin bir politik hedefinin ve stratejisinin olduğunu söylemek mümkün değildir. Politik mücadeleler de bu çok önemli bir husustur. Kötü bir politik hedefi ve stratejisi olan dahi olmayandan daha avantajlı konumdadır.
Bu noktada Taksim’in Erdoğan’ı nasıl yenebileceği üzerinde durulabilir. Yukarıda sergilenen güçler dengesinden sonra, sanki bir galibiyetin mümkün olmadığı düşüncesi akla gelebilir. Oysa, bu mümkündür. Galibiyete ulaşmanın ön şartları şu şekilde özetlenebilir:
1) Taksim’in gücü sahip olduğu yumuşak güçtür. Bir TOMA’yı Molotof ile yakmanın hiçbir anlamı yoktur ancak TOMA’nın fışkırttığı suya göğsünü açarak direnmek, tekerlekli sandalye ile TOMA’nın karşısına çıkıp suyu yemek, TOMA’nın yenildiği anı temsil etmektedir. Yumuşak gücün sert gücü nasıl etkisizleştirebileceğinin en somut tarihsel örneğini Gandhi Hindistan’da Britanya İmparatorluğunu yenerken sergilemiştir.
2) Taksim’in yumuşak gücü, komünist-marjinal örgütlerin molotof kokteylleri ile kirletildiği ölçüde zayıflamaktadır. Taksim’de barışçıl gösteriler yapanlar, kendileri ile komünist-marjinal örgütler ile aralarına belirgin bir mesafeyi tüm toplumun göreceği bir şekilde ve sert bir tavırla koymak zorundadırlar. Üstelik bu komünist-marjinal örgütlerin bir bölümünün iktidar güçlerine çalıştığı da göz önünde tutulmalıdır. Taksim’de gösterilerinin sembolü tekrar Türk Bayrağı haline gelmelidir.
3) Taksim'de çok akıllı bir şekilde, Erdoğan’ın Taksim’i din düşmanı göstermesini engellemek için etkili engelleme yapmıştır. Muhafazakar tabanda büyük bir karşılığı olmayan kendilerini anti-kapitalist Müslüman diye tanımlayan grupların gösterilerde yer alması çok önemlidir. Buna rağmen Erdoğan, elindeki en önemli silah olan din siyasetini Taksim olaylarında da kullanmıştır. Taksim, dinin kendisine karşı istismarını engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmelidir. Bu aynı zamanda iktidarın Anadolu’da kılcal propaganda çizgileri üzerinden sürdürmekte olduğu olayların sorumlusu “Allahsız komünistlerdir” şeklindeki propagandayı etkisizleştirmese bile zayıflatacaktır.
4) Taksim, Erdoğan’ın %50-%50 tuzağına düşmemelidir. Bloklaşmayı değil, birleşmeyi, ötekileştirmeyi değil, sahiplenmeyi dile getiren bir siyasal söylem ve eylem tarzı gerekmektedir. Demokrasi sadece muhalefete oy verenlere değil, bugün iktidar partisine oy verenlere de lazımdır. Erdoğan’a kızgınlık ne kadar büyük olur ise olsun, eleştiriler, aklın ve ahlakın ürünü olmalıdır.
5) Taksim’in kazanmasının en önemli şartı, Taksim-Kuğulu Park-Gündoğan Meydanı üçgeninden çıkacak ve barış, milli birlik ve demokrasi talebini tüm Türkiye’ye sürekli-uzun süreli bir şekilde yaymalarına/bu potansiyeli göstermelerine bağlıdır. Aksi halde Taksim, anılan üçgende boğulacaktır.
6) Taksim’in gücü, demokrasi talebinden kaynaklanmaktadır. Demokrasi talebinin politik bir hedef olarak somutlaştırılarak ortaya konulması şarttır. Başbakan Erdoğan’ın otoriter rejim tesis ve Türkiye’nin bölünme sürecinin önündeki en büyük engelin TBMM’deki muhalefetten çok toplumsal muhalefet olduğunun belirginleştiği noktada Taksim bu gücünü çok akıllıca kullanılan bir yumuşak güç olarak kullanmayı başarabilmelidir. Polis ile çatışmak değil, polis ile çatışmamak Taksim’in ana gücünü oluşturmaktır. Kavga çığlıkları değil, barış, milli birlik ve demokrasi talep eden sloganlar Taksim’i güçlü kılmaktadır. Polis gaz atınca geri çekilmek, şehrin mekansal derinliğini stratejik bir derinliğe dönüştürmek, dağılmak ve toplanmak, sonra bitmek tükenmek bilmeyen bir kararlılık ile geri dönmek kaldığı yerden barış, milli birlik ve demokrasi talebini gündeme taşımaya devam etmek gerekmektedir.
Ancak talepler somutlaşmadığı sürece bir sonuç alma umudu ortadan kalkacak ve doğal olarak sokaktaki muhalefet eriyecektir. Nitekim, gündüz işinde gücünde olan insanların sonu belirsiz bir süreçte “sabah kalemli gece bayraklı” sokak gösterilerinin içinde olması mümkün değildir. Halk muhalefeti sayısal olarak erirken, meydana gittikçe marjinal gruplar hakim olacaklardır ki, Erdoğan’ın istediği de budur. Bunu aşmanın yolu, Taksim’in taleplerini daraltmak, somutlaştırmaktır.
Taksim gösterilerinin amacı, Türkiye’nin demokratikleştirilmesini ve milli birliği sağlamak değildir, olamaz. Ancak Taksim bu sürece çok önemli bir katkıyı, bir çıkışı temsil edebilir. Bunun için Taksim gösterilerinin somut talepleri Gezi Parkına ne AVM ne de başka bir amaçla bir bina yapılmaması ve AKM’nin yıkılmaması ile sınırlanmalıdır. Somut talep, kitlede ulaşılabilir bir hedef etrafında birleşme ve direnme duygusunu oluşturur. Böyle bir sonucun alınması da kitlelerde bir kazanma, başarıya ulaşma duygusu uyandıracaktır. Yaşanan olaylar ne şekilde sonuçlanır ise sonuçlansın, Türk demokrasisi açısından önemli bir deneyim olmuştur. Halk, en olumsuz şartlar altında dahi gücünün var olduğunun farkına varmıştır. Erdoğan’da baskısının sınırlarının nerede bir taşa çarpacağını öğrenmiştir.
Kaynak: ÜMİT ÖZDAĞ, Haziran 2013
April 04, 2013
Biraz Susacağım
Değerli Blogger Arkadaşlarım,
Bir süre yazmayacağım. Kendi kendime düşünmeye ve ille de saçmalayacaksam bunu ulu orta yerde yapmamaya karar verdim. Siz bu satırları okurken ben (yine) çok uzaklarda (yine) düşünüyor olacağım.
* * *
29 olmak üzereyim ama ben şimdiden "30'um" diyorum. Hatta kedi almayı bile düşünüyorum önceki bir postumdan belki bildiğiniz üzere. Sonrasında ne mi olacak? 35 kilo alacağım, batik desen bol kesimli elbiseler giyeceğim, 5 kedili evimde kavanoz kavanoz organik reçel yapıp konu komşuya dağıtacağım...
5 kedi az. 8 olsun.
30'a çok mu bayılıyorum? Yoo! Ama bayılabilirim belli olmaz. 30'luk hatunlara bakıyorum bazısı taş gibi. Ben de başladım şimdeden 30 demeye -ki ayağım alışsın.
* * *
Kafam karışık, sevgili yazar arkadaşlarım...
"Yazar" deyince daha havalı oluyor. Ne o öyle blogger mlogger? Biraz da Türkçe konuşalım.
Evet kafam karışık.
Iki master'lı bir mühendis olarak kariyerimin boka sardığını farketmek bana pek iyi gelmiyor cancağazlarım. Ofiste biriken sinirimi akşam dışarda 20 dakika koşarak atmaya çalışıyorum ama yetmiyor. Haltere başlamalıyım belki de.
Bir de aşık oldum mu elin diyarında anasını satayım: Simdi bütün sevdiklerim birbirlerinden uzakta. Ailem orada, arkadaşlarım şurada, sevgülüm burada. Mesafeler uzak, gezegen büyük. Cevresi 40,071km! Tanrım ekvatoru ne demeye bu kadar şişkin yarattın?! Işgüzarlığın da bir haddi var. Tanrısın diye bi'şey demiyoruz ama insaf yani.
Yerkabuğu çoktan soğumuş yapacak bi'şey yok bu saatten sonra, diyorsun ha?
Neyse, affettim.
Bir de bahar geldi dedik, e dün kar yağdı burda, ne iş? Tanrım seni bazen hiç anlamıyorum, ama "Hadi" diyorum "Büyüğündür kızım, sus..."
Eee ama ben de 30'um artık, küçük değilim ki!? Insan kaldıramıyor bir yaştan sonra.
* * *
Bir de çocuk yapacağım, belki iki, ama hangi ara yapacağım, nerede yapacağım,... Bir evlenmek lazım, değil mi once? Evi kuracak yere de karar vermek lazım, he mi?
* * *
Kafamı toplayana kadar yazmayacağım. Sessiz düşüneceğim biraz, ama gittim sanıp postlarınızı yazmamazlık etmeyin. Gözüm üzerinizde, ona göre :)
Sevgiler...
Bir süre yazmayacağım. Kendi kendime düşünmeye ve ille de saçmalayacaksam bunu ulu orta yerde yapmamaya karar verdim. Siz bu satırları okurken ben (yine) çok uzaklarda (yine) düşünüyor olacağım.
* * *
29 olmak üzereyim ama ben şimdiden "30'um" diyorum. Hatta kedi almayı bile düşünüyorum önceki bir postumdan belki bildiğiniz üzere. Sonrasında ne mi olacak? 35 kilo alacağım, batik desen bol kesimli elbiseler giyeceğim, 5 kedili evimde kavanoz kavanoz organik reçel yapıp konu komşuya dağıtacağım...
5 kedi az. 8 olsun.
30'a çok mu bayılıyorum? Yoo! Ama bayılabilirim belli olmaz. 30'luk hatunlara bakıyorum bazısı taş gibi. Ben de başladım şimdeden 30 demeye -ki ayağım alışsın.
* * *
Kafam karışık, sevgili yazar arkadaşlarım...
"Yazar" deyince daha havalı oluyor. Ne o öyle blogger mlogger? Biraz da Türkçe konuşalım.
Evet kafam karışık.
Iki master'lı bir mühendis olarak kariyerimin boka sardığını farketmek bana pek iyi gelmiyor cancağazlarım. Ofiste biriken sinirimi akşam dışarda 20 dakika koşarak atmaya çalışıyorum ama yetmiyor. Haltere başlamalıyım belki de.
Bir de aşık oldum mu elin diyarında anasını satayım: Simdi bütün sevdiklerim birbirlerinden uzakta. Ailem orada, arkadaşlarım şurada, sevgülüm burada. Mesafeler uzak, gezegen büyük. Cevresi 40,071km! Tanrım ekvatoru ne demeye bu kadar şişkin yarattın?! Işgüzarlığın da bir haddi var. Tanrısın diye bi'şey demiyoruz ama insaf yani.
Yerkabuğu çoktan soğumuş yapacak bi'şey yok bu saatten sonra, diyorsun ha?
Neyse, affettim.
Bir de bahar geldi dedik, e dün kar yağdı burda, ne iş? Tanrım seni bazen hiç anlamıyorum, ama "Hadi" diyorum "Büyüğündür kızım, sus..."
Eee ama ben de 30'um artık, küçük değilim ki!? Insan kaldıramıyor bir yaştan sonra.
* * *
Bir de çocuk yapacağım, belki iki, ama hangi ara yapacağım, nerede yapacağım,... Bir evlenmek lazım, değil mi once? Evi kuracak yere de karar vermek lazım, he mi?
* * *
Kafamı toplayana kadar yazmayacağım. Sessiz düşüneceğim biraz, ama gittim sanıp postlarınızı yazmamazlık etmeyin. Gözüm üzerinizde, ona göre :)
Sevgiler...
March 26, 2013
Kedim olsun istiyorum
Ama apartmanda evcil hayvan beslemek yasak.
Köpekleri daha çok severim. Ama köpek istemiyorum. Kedi istiyorum.
Kediler daha bencil oluyor. Zeki, ama laf dinlemiyor. Daha karakterli geliyor bana, sanki.
Köpek severken nasıl oldu da kediye döndüm? Zevklerim mi değişti, ya da ben mi?
Yoksa ikisi de aynı şey mi?
Yoksa benim yine malum günüm yaklaşıyor mu da yine böyle ne istediğini bilmez bir halde miy miy miyavlıyorum?
Kendi bildiğini yapan, ona buna -hatta bana- kulak asmayan bir hayvanım olsun.
Bengal kaplanlarını severim ben. Kaplan gibi olsun. Resmini de buldum internette, aynı şöyle istiyorum:
Ona "Richard Parker" diyeceğim.
Köpekleri daha çok severim. Ama köpek istemiyorum. Kedi istiyorum.
Kediler daha bencil oluyor. Zeki, ama laf dinlemiyor. Daha karakterli geliyor bana, sanki.
Köpek severken nasıl oldu da kediye döndüm? Zevklerim mi değişti, ya da ben mi?
Yoksa ikisi de aynı şey mi?
Yoksa benim yine malum günüm yaklaşıyor mu da yine böyle ne istediğini bilmez bir halde miy miy miyavlıyorum?
Kendi bildiğini yapan, ona buna -hatta bana- kulak asmayan bir hayvanım olsun.
Bengal kaplanlarını severim ben. Kaplan gibi olsun. Resmini de buldum internette, aynı şöyle istiyorum:
Ona "Richard Parker" diyeceğim.
January 18, 2013
Kutsal Kutu
Kutu süper bir icad bence. Tekerlek kadar önemli.
Tekerlek, ateş, yazı, kutu! Bu dördü olmasaydı na'apardık ki zaten? Hiç bir şey.
* * *
Akşam işten gelince gördüm onu, kapının önündeydi. Uzaktan süzdü beni önce, öyle bantlı, oo çok seksi. Sabırsızlıkla yırttım bantları. Sağolsun annem öyle bantlar ki kutu uçaktan aşağı düşse bile sağlam kalır.
Kutu almak, uzaktan, acaip bir his... Hiç bir şeye benzemiyor. Gönderen kutu emsali almış da gelmiş gibi kutuyla kucaklaşasın geliyor.
* * *
Kutu gönderdiniz mi hiç?
Anneannemle dedem gönderirdi bize. İçinden boya kalemleri, kitaplar, oyuncaklar ve İzmir'in kuru incirleri çıkardı.
Sonra geleneği annemle babam devraldı.
Galiba "büyük" olmakla ilgili bir şey, kutu göndermek.
Ben de gönderdim 2 ay önce. İlk defa. Kardeşime, kardeşimin sevgülüsüne, anneme, babama hediyeler aldım, paketleyip parlak iplerle bağladım.
Kutu eve vardığında kardeşim İngiltere'de, babam da Kazakistan'daydı. İstanbul-merkez kule, yani annem teslim aldı. Şaşırmış ilkin açmaya kyamamış, paketleri masanın üzerine koyup fotoğraflarını çekmiş. Kardeşim paketini sevgülüsüyle İtalya'da buluşunca açtı. Babamsa Sri Lanka, Hindistan, Tayland derken eve anca geçen ay vardı da açtı.
Vay, aileye bak. Kendi ailem olmasına rağmen ben bile hayretler içerisinde kalıyorum bu coğrafi aktivite karşısında. Eski Türkler'in göçebe kültürü bizde çığrından çıkmış. Afrika'da ve Avustralya'da hiç eleman yok yalnız. İki kardeş daha yapsalarmış onları da oralara gönderir, vızır vızır kutulaşırdık.
Tekerlek, ateş, yazı, kutu! Bu dördü olmasaydı na'apardık ki zaten? Hiç bir şey.
* * *
Akşam işten gelince gördüm onu, kapının önündeydi. Uzaktan süzdü beni önce, öyle bantlı, oo çok seksi. Sabırsızlıkla yırttım bantları. Sağolsun annem öyle bantlar ki kutu uçaktan aşağı düşse bile sağlam kalır.
Kutu almak, uzaktan, acaip bir his... Hiç bir şeye benzemiyor. Gönderen kutu emsali almış da gelmiş gibi kutuyla kucaklaşasın geliyor.
* * *
Kutu gönderdiniz mi hiç?
Anneannemle dedem gönderirdi bize. İçinden boya kalemleri, kitaplar, oyuncaklar ve İzmir'in kuru incirleri çıkardı.
Sonra geleneği annemle babam devraldı.
Galiba "büyük" olmakla ilgili bir şey, kutu göndermek.
Ben de gönderdim 2 ay önce. İlk defa. Kardeşime, kardeşimin sevgülüsüne, anneme, babama hediyeler aldım, paketleyip parlak iplerle bağladım.
Kutu eve vardığında kardeşim İngiltere'de, babam da Kazakistan'daydı. İstanbul-merkez kule, yani annem teslim aldı. Şaşırmış ilkin açmaya kyamamış, paketleri masanın üzerine koyup fotoğraflarını çekmiş. Kardeşim paketini sevgülüsüyle İtalya'da buluşunca açtı. Babamsa Sri Lanka, Hindistan, Tayland derken eve anca geçen ay vardı da açtı.
Vay, aileye bak. Kendi ailem olmasına rağmen ben bile hayretler içerisinde kalıyorum bu coğrafi aktivite karşısında. Eski Türkler'in göçebe kültürü bizde çığrından çıkmış. Afrika'da ve Avustralya'da hiç eleman yok yalnız. İki kardeş daha yapsalarmış onları da oralara gönderir, vızır vızır kutulaşırdık.
Subscribe to:
Posts (Atom)




