December 30, 2012

Ajanda Ajanda Söyle Bana

Yeni yıl için alternatif mutluluk kaynakları:
Mutluluk için gençlik, güzellik, para, işte aşkta başarı falan gerekir diye dayatılır hep; oysa daha ne mutluluklar var:
Bir çocuğun uykudaki gülücüğünü görmek (ki Kamerun'da wo-mba derlermiş); hafif serin hafif derin bir denizde yüzmek; sevgilinin kokusunu ya da kuraklıktan sonra yağan ilk yağmura eşlik eden hoş kokuyu (petrichor denmiş İngilizce'de) içine çekmek...


Bitmek üzere olan ajandamda, 1 Ocak tarihli sayfanın en altında yazan satırlar bunlar.  Sayfaları 2012'mi okumak meraklıya çeviriyorum. Yılın ilk günü Sharon'la Heritage Park'ına  yürüyüş yapmaya gitmişiz. Sonra bana gelmiş, beraber akşam yemeği yapıp yemişiz...

Hatırlıyorum. Hava feci soğuktu, yürüyüşümüz 10 dakika sürdü sürmedi, üşüyen ellerimizi hohlaya hohlaya arabaya geri koştuk. Otoparkın yanında bir dükkan vardı. Günlerden Pazar, dükkan kapalı - burnumuzu cama dayayıp karanlık vitrindeki antikaları seyre daldık, üşüdüğümüzü unuttuk.

Sayfaları çeviriyorum. Pazartesi, 2 Ocak, ofiste yılbaşı tatili, günün çoğunu evde uyuyarak geçirmişim. 3 Ocak'ta hurmalı pasta yapmışım, 7 Ocak'ta Sevgili'yle buz pateni kaymaya gitmişiz, vesaire vesaire.
(Kaynak: benim ajandam)

*  *  *  *
Şunu anlatacak bir kelime olsa: Karşıdan karşıya geçerken, yoldan gelen araba durup durmamaya, yaya da geçip geçmemeye karar veremediğinde oluşan tereddüt atmosferinin ardından, önce her ikisinin de geçmeye, sonra her ikisinin de durmaya davranması üzerine her iki tarafın yaşadığı yarı şaşkınlık yarı öfke hâli.

29 Ocak'lı sayfanın en altında yazan satırlar bunlar. Ben yazmadım; Metis Ajanda'nın 2012 baskısı "Olmayan Kelimeler"i konu almış. Her sayfaya enteresan bir bilgi veya önerme koymuş. Bazı tarihleri ise tarihileştirmiş: Mesela 25 Ocak, Kendine Ait Bir Oda Günü.

*  *  *  *
70 yıl öncesi Türkiye'yi kenarından köşesinden deneyimleme fırsatı bulanlar, o zamanların çok farklı olduğunu, hatta havadaki oksijen-azot dengesinin bile farklı olduğunu, toprağın, şehrin bir başka koktuğunu falan söyleyeceklerdir. Bence inansanız iyi olur. Zaman, salt "geçiştirilecek" bir şey olarak algılanmıyordu o zamanlar. İç mekanlar televizyon gibi başka insanlara, dünyalara ait sayısız zaman-mekan parçasıyla doldurulmamıştı henüz. Saf, katışıksız ve olduğu gibiydi. Bir de kendine özgü buruk bir mutlaklığı,  sıradanlığı vardı dünyanın. Herşey özensizdi, eskiydi, muşamba kaplıydı ama olabildiğince sağlam ve değiştirilmesi olanaksız görünüyordu. Zaman da böyle ağır ağır geçip gidiyor, zamanın mekana sürtünürken çıkardığı ses, "sessizlik" olarak duyuluyordu.
(Ahmet Sipahioğlu, "Evkeder", Metis Ajanda 2012, sayfa 32)

*  *  *  *
Şeylerin adını koymak lazım.
Ağaç, çiçek, kuş, çocuk, deniz. Aferin insanoğluna, bunlara güzel güzel isim koymuş. Bence durma insanoğlu, işin bitmedi daha. Hala ismi konmamış, bir isimcik edinip önce dile, sonra kafalara girmeyi bekleyen bir sürü kimsesiz kavram var.

Mesela, doğduktan sonra bebeğin attığı ilk çığlığın bir adı olmalı, diyor Metis ajandam.
"Yenidoğan avazı" olsun mu?

Bence siyah gibi görünen, ama siyah olmayan çok çok koyu kahverenginin de bir adı olmalı. Yepyeni bir kelime, "kahra" gibi mesela.

Bir şarkı duyunca, bir koku alınca veya bir söz söylenince, kişinin kendisini geçmişte bulunduğu bir anda hissettiği, ama bu anın zaman/mekan gibi detaylarını ilk anda hatırlayamadığı; ve hatırlamayı başardığı anda "Aha!" dediği rahatlama hissinin bir adı olmalı.
Mesela, mesela... Fikri olan?
Ajanda, adını koymak istediğim bu keşif anından önceki muğlak his anına "gizlenti" adını koymuş. Gizlenen anılar gibi yani.

*  *  *  *
Ah 2012 ajandam, ayrılık anı yaklaştıkça içim buruluyor. Beraber yazdığımız sayfalarda ne de güzel eğlenmişiz. Sen 12 Kasım Pazartesi gününe "Kayıp Eldiven Teklerini Anma-Arama Günü" yazmışsın; ben de annemle sabah 9'da Skype'da görüntülü konuştuğumuzu, o Türkiye'den ben Kanada'dan kameraya bakarak karşılıklı Türk kahvesi içtiğimizi, ve akşam Sevgili'yle Çin malı mutfak eşyaları dükkanından bir çaydanlık aldığımızı yazmışım.

İkimiz de ne güzel anlaştık bu yıl ajandam. Sayfaları geriye doğru çevirerek okurken, benim günlerimin de senin adlandırdığından daha az deli-manyak olmadığını görüyor ve seviniyorum.

*  *  *  *
Ruslar bir şeyin adını kaymaktan çekinmiyor, mesela "dozvonit'sya" açılana kadar kapıyı ya da telefonu çaldırmak; ya da "nudnyi" nasılsınız sorusuna uzun uzun cevap veren kişi.
(Metis Ajanda 2012, sayfa 153)

Benim için kullanışlı bilgi bu: Annem dozvonit'syanın kralını yapar ve Kanadalıların hepsi nudnyi.

*  *  *  *
Zihemoroid: 
Zihinsel hemoroid. Bir şeyler üretmeye fazlaca zorlanan zihnin bir ucunun pörtleyerek dışarı çıkmasıyla oluşan ve fikir çıkışını oldukça sancılı bir sürece çeviren patolojik durum. Bu hastalıktan kurtulmanın en iyi yolu zihin kabızlığından kaçınmaktır; bunun için de zihni çalıştıran bol lifli düşünsel gıdalar tüketmek gerekir. Besin değeri düşük olan düşünsel gıdalar zihin kaslarını tembelleştireceğinden zihin kabızlığını daha da arttıracak ve zihemoroidin daha da kötüleşmesine neden olacaktır. Elbette aşırı derecede lifli düşünce tüketiminin de zihin ishaline ve gazına neden olabileceği unutulmamalıdır. Kronik zihin ishalinden mustarip kişiler fikirlerini tutamadıklarından sosyal ortamlarda mahcup edici durumlara düşebilirler. Bunu önlemek için de düşüngıdaların iyice çiğnenmek koşuluyla sindirime yardımcı olmak gerekir. Ayrıca tek yönlü zihinsel beslenme de zihindeki yararlı bakterilerin giderek azalmasına ve doğal floranın yok olmasına yol açacağından, zihinsel gıdalarda çeşitlilik sağlanmasına özen gösterilmelidir.
(Özde Duygu Gürkan, "Zihemoroid", Metis Ajanda 2012, sayfa 154)

*  *  *  *
Canım ajandam harika ötesi yeni kelimeler önermek suretiyle dilime renk kattı. Bakınız bu yıl öğrendiğim kelimelerden bazıları:

Yokgen
: Çokgen olmayı çok istediği halde bir türlü başaramayın matematiksel yokluk

Egoduvarı: Diplomaların, sertifikaların, ünlü kişilerle fotoğrafların asıldığı duvar
Sevmeyemek: Bir zamanlar sevmiş olduğu kişiden sevgini geri çekmek, sevmeyi sürdürememek.
Pattama tandansı: Bir yazıyı/konuşmayı yanlış anlayanların yorum yapma ihtimalinin daha fazla olması. Dil ile beyin bağlantısının zayıflaması ama dil etkinliğinin artmasından kaynaklanır.
Abesoloji: Zihnin abesle iştigalini ve abesin zihni işgalini inceleyen bilim dalı
Yarcahil: Televizyondaki bilgi yarışması programlarına iştirak edenlerin bir bölümünü oluşturan yarışmacı türü. Cahil yarışmacı. Özellikle yorum yapmaya zorlandığında açık verir. Sonunda "kamyonu devirdiğine", aslolanın kazanmak değil katılmak olduğu hususunda başta sunucu olmak üzere tüm izleyenleri ikna etme yolunda takdire şayan bir ısrar sergiler.
Helikopter ebeveyn: Ömrünü çocuğunun etrafında dönerek geçiren ebeveyn
Dakşam: Dün akşam  
Yakşam: Yarın akşam  
Döğlen: Dün öğlen
Yöğlen: Yarın öğlen
Sanırım "Dabah" ve "Yabah" kelimelerinin anlamlarını kendiniz tahmin edersiniz.

Uydurmasyon kelimelerden başka, çeşitli dillerde hâli hazırda kullanılmakta olan kelimeleri de ihmal etmemiş Metis. Şunlar gibi:

Sekaseka (Kongo dili): Sebepsiz gülmek
Tergelak (Malay dili): İstemeden gülmek
Katahara itai (Japonca): Karnı ağrıyana kadar gülmek
Cachinnator (Latince): Şen şakrak kahkahalar atan kişi
Begadang (Endonezya dili): Sabaha kadar konuşmak
Ho'oponopono (Havai dili): Konuşarak bir sorunu çözmek
Monono-aware (Japonca): Şeylerin geçiciliğini fark edip tatlı bir hüzün duymak
Neko-neko (Endonezya dili): İşleri daha beter hale sokan parlak fikir
Yiyuan (Çince): Bir insanın son, gerçekleşmeyin arzusu

*  *  *  *
Dediler ki evren atomlardan oluşur, onlar da birer boşluktur. Boşluk hiçlik midir diye sordum, bilemediler. Yaşlı adam dedi ki: Olan olmuş evladım, o bağı kopardığımızdan bu yana artık birbirimize muhtacız, mahkumuz, bundan ötürü bir hayli kızgınız da. Birbirimizden bir şeyler bekliyoruz, bir şeyler istiyoruz; karşılık bulamıyoruz; birilerini, bir şeyleri suçluyoruz. Beklenen, istenen şeyin bir adı da yok. İnsan denilen mahluk ne olduğunu kavrayamadığı için adını bile bilemediği bir şeyi nasıl birbirine versin ki?
(Engin Geçtan, "Adını Kimseler Bilmiyor, Bilemez de", Metis Ajanda 2012, sayfa 69)

*  *  *  *
Bu yıl da paçayı kurtarıp kapağı 2013'e atabilen herkesi öncelikle başarı ve şanslarından ötürü tebrik ederim.
2012'nin son yazısının sonunu yeni yıl dileklerime ayırmak istiyorum. Şu şekilde:
  • 2013, her dakikasını hayatta kalarak ve bunun farkında olarak geçireceğiniz bir yıl olsun.
  • Sevdikleriniz ister burnunuzun dibinde ister Pluton'da olsun, ama hep gönlünüze yakın olsun. Ho'ponopono yapmaktan kaçınmayın.
  • Bol bol sekaseka yapın, katahara itai yapın, hatta tergelak yapın, yılın cachinnator'u siz olun.
  • Sevdiklerinizi akşam yemeklerine davet edin, onlara börekler açın, elinizden gelmiyorsa bari mısır patlatın ya da ne bileyim işte meyve falan koyun. Erkenden kalkarlarsa "A-aa olmaz, daha karpuz keseceğdik" deyip geri oturtun, begadang yapın.
  • 2012 bitiyor diye monora-aware'ye kapılabilirsiniz. Amaan siz de, herşey geçer, herşey biter, sonra hep yenisi başlar. Hepimiz öleceğiz zaten, kaçınız 2096'yı görecek ki? Aha şuraya yazıyorum: Hepiniz öleceksiniz. Ama 2013'te ölmeyin, daha sonra ölün. (2014 için de aynı dilekte bulunacağım)
  • Bol bol kitap okuyun, zihin kabızlığına ve neko-neko derdine bire bir çözüm.
  • Düşünceli taklidi yapmayın, gerçekten düşünün. Şunu düşünün mesela: Bugün ölseniz, sizin yiyuanınız ne olurdu? Ne yapın ne edin, yiyuanları ortadan kaldırmaya bakın.
  • Kendinize hediye bir ajanda alın. Küçük bir tane edinin ki hep yanınızda taşıyabilesiniz. 2013'ün sonunda dolan sayfaları okumak öyle tatlı gelecek ki. Ve saklayın, sakın atmayın. 2096'da torunlarınız okur belki; hangi gün kimleri gördünüz, nereleri gezdiniz... Belki 2523'te bile okunur, belgesel olursunuz, kim bilir.

December 25, 2012

Benim Çocuğum

Ben yaptım.


Serap çok güzel resimler koyuyor postlarına. "Peki, bütün küfürlerin anasıdır" blogunda kullandığı bir fotoğrafı (link) büyüterek çıktısını aldım, ve toplam 17-18 saat süren bir uğraşla yağlıboya kopyasını yaptım.

Kopya demek yanlış belki de, çünkü benim çocuğum farklı oldu: İki yaş büyük görünüyor ve daha esmer. Çocuklar beraber oynuyormuş işte, tebeşirle çizdikleri bir kral tacının önüne gecip "Kral olduk biz!" diye eğleniyorlarmış...

Orjinal resimdeki duvarı ben okul tahtası olarak resmettim. Çünkü paşa gönlüm öyle istedi. ("Duvar yapamadım" demiyorum da)

*  *  *
Bu aralar bilgi almaya /bulmaya çalıştığım konulardan biri şu: Başkasının çektiği bir fotoğrafı resimlersem, bu resim tamamiyle benim eserim sayılabilir mi? Yasalar açısından, diyorum.

Şimdilik öğrendiğim kadarıyla, kenarında köşesinde profesyonel bir fotoğrafçının imzasını taşıyan eserin resmini yaparsam, kendi yaptığım resmin üzerinde 100% hak iddia edemem. Tabii, farkedilirsem... Ama benim hassas olduğum bir konu bu. Emek değerlidir; ona gerçekten sahip olmayı ancak kendi hayalgücün, ter ve zamanınla ödeyebilirsin.

Copyright, yani telif hakkı, geniş kapsamlı bir konu. Hele şimdi bir de copyleft diye bir şey çıktı. Ödev olsun mu bu bana?
Tamam, gelecek yıla araştırma ödevim bu: Görsel sanatlarda telif hakları. Bilgisi olup da paylaşmak isteyen olursa memnun olurum.

15 Temmuz 2014'te girilen not:
Ödevi teslim etme tarihini geçireli 7 ay olmuş, yuh bana! Kendi içimde acil seferberlik ilan ediyorum.
 

December 18, 2012

Hikayeleştirmek üzerine

"Şiirimi sattım!" diyor. Mutlu.

"Nasıl, kitapta magazinde falan mı yayınlandı?"
"Yok, haklarını sattım. Yayınladıkları zaman altına benim adımı koymayacaklar, 'bilmemne bilmemne' kurulu falan yazacaklar. Çocuklara yazarlık eğitimi veren bir kuruluş şiirleri böyle satın alıyor ve ders kitaplarında kullanıyor."

"Neden yazarı bilinen eserleri kullanmıyorlar baba?"
"Eser sahipleri şiirlerinin yayınlandığı her sefer için hak talep eder. Bu kuruluş haklarını satın aldığı şiiri kimseye hesap vermeksizin istediği yerde yayınlayabilir. Ayrıca küçük çocukların yazarlık eğitiminde cinsellik, din, kan, savaş, öfke, ayrımcılık, vb. öğeler içermeyen şiirleri kullanmak istiyorlar. Böyle şiir bulmak zor olduğu için siparişle yazdırıyorlar."

Inouk da şiir yazar.  Meğer babasından geliyormuş bu eğilim.

"Ben edebiyat hocalığı yaptım, oğlum. Şiir nasıl yazılır, bunu çocuklara öğretirken onlara doğru yazılmış örnekler vermek gerek. Bir keresinde renklerle ilgili bir şiir yazma ödevi verdim. Hepsi yazdı getirdi. Dedim: 'Çocuklar, renkler güzel tamam da, bu şiirler olmamış'. Şiirin bir hikayesi olmalı. Renklerle insan arasında bir diyalog yaratabilirsiniz, ya da renkleri kendi aralarında etkileşime sokabilirsiniz. 'Kırmızı güzel, mor güzel...' demek yerine kırmızıyla morun icinde yaşadıkları bir hikaye yaratmalısınız."

"Aslında bütün sanat eserleri için böyle değil mi? Resimde de bir hikaye olmalı." diyor Inouk'un annesi.

Doğru. Sadece göze/kulağa hoş gelmek sanat olsaydı, benim yeni ayakkabılarım "sanat"; onları puantiyeli çoraplarla kombinleyen ben "sanatçı" olurduk.

*  *  *  *

Bende blog yazma hevesini uyandıran Egoistokur blogudur.

Gülenay Börekçi 2011'in En Çalışkan Bloğu seçilerek Bumerang ödülünü aldı. O ödül almadan bir kaç ay önce bloğunun müptelası olmuştum, ödül aldığını okuyunca hiç şaşırmadım.
Bu yılki ödül törenine konuşmacı olarak katılmış ve harika tavsiyelerde bulunmuş. Egoistokur'un 10 Emri blog yazısında da verdiği fikirlerden iki tanesi şöyle:

"Birbirinden ne kadar farklı görünürse görünsün sevdiğiniz, ilgilendiğiniz hiçbir konuyu ihmal etmeyin. Hepsi günün birinde muhakkak imdadınıza koşacak, blogunuzun daha zengin ve güzel olmasını sağlayacak. Bir kitap blogu yaptığım halde müzikten asla vazgeçmedim. Egoist Okur’un Efkar Karmaları galiba bu yüzden çok sevildi. Futboldan anlamıyorum ama emin olun bi parçacık bile ilgilenmiş olsaydım, blogumda görecektiniz."

"İyi blogların ortak özelliği içeriklerinin orijinal ve farklı olması. Bilgi veriyor ama bunu sıkıcı olmadan yapıyorlar. Ayrıca haberlerini, fotoğraflar ya da videoların da desteğiyle birer hikayeye dönüştürmeyi başarıyorlar."

Hikayeleştirmek, başka bir deyişle: dramatize etmek, yazmayı da okumayı da zevkli hale getirir. Hikayesi olan bir sembol, marka, şarkı, fotoğraf, hatta espri bile daha çok satar (Şu son kelimeyi kullanmamaya çalışıyordum ama işletmeci ruhum kontrolü ele geçirdi)

Egoistokur'un diğer emirlerini yerinde okuyun, derim.

December 11, 2012

Büyüyünce belki ressam olurum

Yağlıboya nasıl bi'şeydir; nasıl kokar; el atsam bir Dali'dir, bir Picasso'dur, bir Van Gogh'dur... onları anlayabilir miyim; onlardan biri olabilir miyim...
gibi sorular sormaktaydım ki...
dedim sormakla kalmayayım, şu işe bir el atayım. Attım.

Yaptığını göstermek benim için büyük cesaret meselesi: O yüzden MBA okudum. Hani biraz pazarlama öğrenirim, kendimi satmayı beceririm, dedim... ama nafile. Bazen karakter dediğin, o kazıdığın zaman altı yapışkan kalan ve yıka yıka izi çıkmayan etiketlere benziyor.
Hani oluyor ya, süslü kutusunu beğenip bir şey alıyorsun, kutunun üzerinde de dana kadar bir etiket. Takı kutusu yapacaksın, etiketini köşesinden usulcacık kaldırmaya başlıyorsun. Baktın temiz temiz çıkıyor, "Canım kutum beniiim!" diye sevinip hızlanıyorsun. Ana! Etiket yarısından sonra iz bırakıyor. Kazı, kanırt, ovala, sökülmüyor allahsız. "Hay keşke hiç çıkartmasaydım, kutuyu rezil ettim!" diye kendine kızıyorsun.
Çıkar çıkar, dert etme. Sıcak su-sabunla çok uğraşırsan çıkar. Ama ben niye bundan bahsediyorum ki?

Ne diyordum?
Evet, yağlıboya resim yapmaya başladım, lay lay lom!
İlk eserim:
Ekrandan 8 metre uzaklaşıp da bakarsanız lütfen, uzaktan daha güzel görünüyor.

*   *   *
Calgary Stampede'de çalışıyorum. Fuar, konser, festival, balo ve düğünler organize ediyoruz. Yine bir hafta böyle bir fuar organize ettik. Alanda dolaşırken baktım ressam olduğu anlaşılan bir hanım (ki sanatçı öyle ilk bakışta belli eder kendini) standında astığı resimlerin yanına boş bir tuval koymuş, üzerine de "Feel Free" yazan bir not iliştirmiş.
"Nedir bu?"
"İstersen resim yapabilirsin."

Heyecanlandım hemen:
"Öyle mi? Yağlı boya mı bunlar? Fırça nerede?"
"Fırça yok. Ben sadece bıçak kullanıyorum."

Bıçak dediği uca doğru sivrilen, kolaylıkla eğilecek kadar ince ve küçük bir spatula. İngilizce'de painting knife diye geçiyor.
Boyaya bulayıp tuvalde gelişi güzel gezdirmeye başladım.
"Öyle değil, fırça tutar gibi tutuyorsun. Dur sana göstereyim..." dedi.

"Bununla boyayı kontrol etmek zor değil mi? Fırçayla daha kolay olmalı."
"Yoo, çok kolay. Gördüğün bütün bu resimleri sadece bıçakla yaptım."
Başımı kaldırıp baktım ve "Waow!" dedim. Oradan ayrılırken elimde hanımın kartı ve en yakın zamanda vereceği workshop'un broşürü vardı.

Yukarıdaki resmi Eylül'de bir haftasonu katıldığım 6 saatlik workshop'ta yaptım; ressam hoca Glenda Savard'ın önceden yaptığı bir resme bakarak ve direktiflerini takip ederek. 12-13 kişilik sınıfın çoğu benim gibi tecrübesizdi.

Elimde daha tonla boya var. Çok hoşuma gitti, sardı bu iş beni! Yaparım daha, yaparım.

December 04, 2012

Sevmek ve Öküzlük üzerine

Seni seviyorum
...dediği zaman birisi, "Neden?" diye sordunuz mu hiç?

Ben sordum.

♥   ♥   ♥
"Beni sevdiğini nereden biliyorsun?"
Bu soruya mutlak doğru bir cevap yok. Yanlışlığından emin olduğum bir cevap aldığımı da hatırlamıyorum.

Ama öyle bir his oluyor ki... Hani bilgi yarışmalarında yarışmacının yanıtı yanlış olunca DAAAAT! diye hoş bir seda verirler, hah işte o sesi veresim geliyor bazen.

♥   ♥   ♥
Erkek arkadaşım akıllı çocuk, arıza manitasının arıza sorularına maruz kalmamak için bir çözüm yolu geliştirmiş: Artık "Seni seviyorum" demek yerine, "Sen beni seviyorsun" diyor. Manitası "Neden?" diye soramıyor haliyle.

Ama, heyhat, akıllı hatunum ben; bu sefer sırıtarak şunu soruyorum: "Nereden biliyorsun?"
"Çok belli ediyorsun."
"Öyle mi??"
"Öyle."

"Seni seviyorum" 'u "Seni seviyorum" demeden söyleyebilmesini biliyor ya, işte en çok bunu seviyorum ben.

♥   ♥   ♥
Arızayım, evet. Sorguluyorum.
Ama sevgiyi değil, sözcükleri sorguluyorum. "Seviyorum" kelimesini ağızlarına sakız yapanları. Anlamını hissetmeden, ağız ishali olmuş papağan gibi ha bire kelimeleri ardı sıra dizip...  

♥   ♥   ♥
Sevmek, sübjektif bir olay. Herkes kendi tarzında sever. Düzgün sevmiyor diye manitaya format atıp karakteri tekrar yükleyemezsin. Tarz meselesi bu, doğuştan gelir. Değişmez.

Ha hokka burun da doğuştan, kanca burun da doğuştan... "Şey"leri olduğu gibi kabul edip sevelim, tamam. Ama kusurları inkar etmeyelim allasen! Sevmenin de kusurlusu olur.


♥   ♥   ♥
Neymiş efendim, seviyormuşmuş. Sevdiği için değiştiriyormuş beni. Kusurlarımı zımpara kağıdıyla düzeltiyormuş, hep bana sevgisinden! Tabii seviyor, en sevdiği pantolonunu sevdiği gibi seviyor. Canı istediği gibi ütülüyor, canı istediği yere asıyor. Rahat ediyor benimle, giyiyor beni oooooh, yumuşacığım ya, rahatlıyor, rahatlıyor, pırt pırt... Rahat olmasa osurur mu bu kadar?

♥   ♥   ♥
Bence sevmek, kapasite meselesi. 
Sadece alabildiği kadar sever kimi; öteki dokunabildiği kadar sever; beriki kendinden verebildiği kadar sever. 
İşin acı yani şu ki almayı tercih edenler, gönlü vermeye razı eşler edinirler. En başlarda alan razı, veren razı... Ama zamanla veren taraf kendini enayi gibi hissetmeye başlar. (Şu anda tecrübe konuşuyor)

İşin daha acı tarafı da, vermeyi sevenler sıklıkla (Her zaman, demiyorum bakın. Sıklıkla.) almayı sevenlere koşar. Seveni mikerler mikeni severler, diye boşuna dememişler... (A-aaa tecrübem bayağı ağzı bozuk çıktı!)


♥   ♥   ♥
Herkes iyi kötü -güya!- seviyor. Yüzme bilmiyorum, diyen var ama "Sevmesini bilmiyorum" diyen yok. Halbuki o kadar çok ki.

Kendi kendimize konuşurken duygularımızın adlarını yanlış koyuyoruz: Sevmek, istemek ve ihtiyaç duymak, aynı anda tek bir ruhta var olabilen farklı kavramlardır. İnsan birini sevmeden de ister bazen. 
Sonra "Seviyorum, gel" der...

Sözler kirlendi. Bu durum bende arıza yapıyor.
Bu yüzden seviyorumlara kolay kolay inanmıyorum artık.

November 22, 2012

STRATEJİ

"Anne benim canım sıkılıyor" dedim.

Ergenliğin en tipik belirtilerinden biridir: Can sıkılır. Saç sağdan ayrılır, soldan ayrılır, hiç bir şey yakışmaz, platoniğim bana bakmaz, can sıkılır da sıkılır...

Ve annem yapıştırır cevabı:
"Demek ki evlenmek istiyorsun, evlendirelim seni!"
"Yaaa hayır yaaa ne alakaaaa!" (Ergen dili)

Annem ısrar eder:
"Öyledir. Canım sıkılıyor diyen kız 'Beni evlendirin' demek ister."
"Çok saçma." derim; bu arada canımın sıkılması mecburen geçer. Evlenmek istemediğim en azından canım sıkılmayarak kanıtlanmalıdır çünkü.

Zaman geçer, ben yine başlarım: "Ya benim canım sıkılıyo yaaa..."
"Evlenmek istiyorsun!"
"Hayır!"
Bir zaman sonra benim canım yine sıkılır. "Anne benim canım..." der, dururum. Yapıştıracak ya cevabı, iyisi mi susayım.
Ama bu ne zor hayat arkadaş, şöyle bi' rahat canım sıkılamadı gitti!

İşte, can sıkıntımın kısa tarihi.

*   *   *
"Kaşlarını mı aldın?"
"Yok annecim, dökülüyor kendiliğinden."

Yüzüme 5cm mesafeden bakıyor. Içimden "Çok doğal bir çalışma yaptım, anlamaz" diyorum. Annem 14 yıllık yaşımı kaş almak için fazla erken buluyor, ve bu yasağı çiğnemek için her seferinde 5-10 dakikalığına onun cımbızını araklamam gerek... Tehlikeli yaşıyorum evet.

"Hmm..."
"Alsam hepsi gider. Baksana şuralarda şuralarda dolu kaş var. Seyrekleşti ama, evet. Durup dururken azaldı."
"Hmm..."

Bir şey dememesini yemesine bağlıyor ve bir oh çekiyorum.
Evet yiyor. Ama yalanımı değil, beni yiyor. O yaşta kaş dökülür mu la?!

Bu da benim mallığımın kısa (olduğunu farzettiğim) tarihi.

*   *   *

"Baba ben sigara içmek istiyorum"
"İç"
...
"Dur o benim sigaram. Sen kendine ayrı yaksana yavrum" diyor.
"Ben şimdi bütün sigarayı bitiremem. Seninkini beraber içelim?"
"Olmaz, herkes kendi sigarasını içsin. Al şurdan bi'tane... Haaa, dur ben sana yakayım... Iç bakayım nasıl içiyorsun."

Dumanı ağzıma dolduruyorum. Sigaranın ucu parlıyor. Gece karanlığında kapkara görünen Marmara Denizi'ne yolluyorum dumanı.

"Öyle içilmez. Sen içine çekmiyorsun. Bak bana bak şimdi..."
Gözlerini kapatıyor, sigarasından derin bir nefes alıyor. Onun sigarası benimkinden daha çok parladı, farkediyorum. Göğsü şişiyor, ve sonra pufff... Dumanı halka halka gönderiyor Marmara'ya.
Kareografiyi aynen uyguluyorum. O halkaları nasıl yaptı acaba...

"Yine olmadı. Sen dumanı ağzına doldurup dışarı veriyorsun. Önce ciğerlerine göndereceksin."

Öyle mi? Tamam...
Aman! Bu ne!

"Baba! Aaaah! Duman çıkmadı içimde kaldı! Öhö öhö!"
"Aferin güzel içtin bu sefer. Simdi bir daha yap."
"İstemem! Ne berbat bir şey bu! Ayh çıkmadı duman içimde kaldı... Öhö öhhhö!"
"Hahha! Sigaranı bitirseydin?"
"Iyk, iğrenç! İğğrenç! Hala acıyor. Akciğerim komple acıyor!"
"Sevmediysen kalsın..."

Bir çocuğa neyi yasaklarsan onu yapar. Yasaklamazsan yapmaz, kessen yapmaz!
Bu da benim sigara içiciliğimin kısa tarihi.

November 15, 2012

Fare gördüm sanki

Ah siz yok musunuz! Koyuyorsunuz değişik yaratımdır tasarımdır fikirdir; beni gaza getiriyorsunuz. Sonra "Ben de yaparım n'olcak?" deyip gece 10'larda tavşan şeklinde mandalinalı kurabiye yapmaya kalkışıyorum.


İlk resimdeki klasik yuvarlak şekilli kurabiyeler mandalinalı. Tarifini Lezzet Sarayı'ndan aldım. (Link) Huyumdur, her tatlı tarifinde şekerden kısarım. Bu tarifte de aynı şeyi yaptım, fakat eksilttiğim kadar şekerin yerine akçaağaç şurubu koydum. İyi ki koymuşum, çünkü orjinal tarifteki şeker miktarı zaten fazla değilmiş.

Kurabiyelerden tavşan yapma fikrine gelince, bu da Kahve Molası'ndan. Makasla tavşan kulağı yapmayi gösteren bir resim koymuş (Link), sonra bir de pişmiş halinin resmini koymuş (Link) -bütün bunları bulduğu bloğun da linkini vermiş (Link), ve o blogger da... (Yok ama etiğin de suyunu çıkarmamak lazım). Süper fikirler var Kahve Molası'nda, nereden buluyorsa o kadar şeyi.. Günde 10 sefer kahve molası verdiriyor bana.

Ve, mandalinalı fındık ezmeli tavşan kurabiyelerini FARE yapma fikri tamamen elime ait (Link mink yok). Neden nasıl oldu anlamadım, makasım Kahve Molası'nın resmindeki makasla aynı tipte, ama kulaklar fare kulağı oldu (?) Açıyı yanlış verdim sanırım.
Ya da, diyorum, acaba tarife fındık ezmesi kattığım için hayvan doğası gereği fındık faresi mi oldu...

Ama bir tadı var, şahane! Yiyen var yiyemeyen var, ayıp yani burada da yazılmaz ama...

November 01, 2012

Mutluluk, Gitmek ve Değişmek üzerine

Mutluluk
...hemen şimdi burada değilse, Seyşeller'de de değil... dir bence. Ama tabii yine de gidip bakmak fena olmaz, o başka.

Gidiyorsan
...birilerinin hayatından elini eteğini çekiyorsun -Tam olmasa da biraz ölüyorsun. Belki de bu yüzden bilinçaltımız gitme eyleminde ölümün kokusunu alıyor, korkuyoruz gitmekten.

Her gidiş bir doğum sancısı.
Uğurlanırsın... Bir nevi kendi cenaze törenindir başrolü oynadığın. Öldüğüne sen de üzülüp ağlarken bir bakarsın ki başka bir yerde doğmaktasın.
Yüreğin ölmelerden yorulur da bırakır şu zırt pırt gitme alışkanlığını, hani kalırsın... O zaman ötekiler gider. Güle güle, diyen sen olursun.

Uzun lafın kısası, bu cenaze törenlerine katlanmak zorundasın. Hayatta olmanın bedeli bu galiba.

Değişmek
...için her defasında biraz ölmek gerek.
Değişmek gerek herşeyden önce. Değiş ki, dönüp değiştirebilesin.

Bazen öyle değişirsin ki, dönüp değiştirmeyi hayal ettigin şeyler senden ışık yılları kadar uzağa fırlar. Mesafeler, fiziksel kavramlar olmaktan çıkar; imkansızlığı fazlasıyla somut görünen soyut meselelere dönüşür.
Bundan sonrasında ne yapar edersin, hayatın o kısmını daha okumadım.

4 Aralık 2014'te girilen not
Gitmeyi göze alabilenler, ölmekten daha az mı korkarlar -kalanlara kıyasla?

October 28, 2012

Adını Koy (A View From the Moon)

Arthur Miller (1915-2005) Amerikalı bir oyun yazarıdır.

Ballı herif Marilyn Monroe'yla evlenmiş, dersem efendi bir cümle olmaz -ki çoğu zaman efendi bir insanım. Ama benim perspektifimden görünen manzara böyle. Marilyn Monroe'ya hayranım ben, onun tarafındayım. Kim bilir pis Arthur ne yaptı kalbini nasıl kırdıysa güzelim Marilyn boşanmalarından 19 ay sonra öldü!

Bayılıyorum yazarların özel hayatlarını kurcalamaya. Ama bu yazıda dedikoduya fazla yer ayıramayacağım -kısmetse başka bir yazımda artık- çünkü bugün Arthur Miller'ın benim hayatımda vesile olduğu bir aydınlanmadan bahsetmek istiyorum.

*
Oyunculuk eğitimi aldığımdan bahsetmiştim. Sharon Stone, demiştim, drama hocam.

(Ayh lütfen ama, önceki postları okumazsanız olmaz ki. Ben her postta konuyu baştan mı alacağım çocuklar?)
Sizin bildiğiniz Temel İçgüdü filmindeki Sharon Stone başka. Basit bir isim benzerliği o. Benimki gerçek Sharon Stone.
*
Multi-task bir insanım.
Nedir multi-task? Aynı anda bir kaç işi yapabilen demek. İş başvurularında yazarım mesela, işverenler böyle tipleri sever. 
Aslında multi-task yetenekleri bir anlamda mono-task olamama özrüdür. Tek konuya odaklanamayanlar, maymun iştahlılar, eli işte gözü oynaşta olanlar, vb. tipler hep multi-task'tir.
Blogda yazarken tek konuya bağlı kalmayı sevmiyorum: Konuya girip çıkmayı seviyorum. Nokta atışları yaparken arada kasıtlı çemberler çizeyim, baska dallara konayım, yazı havalansın, bir esinti girsin... Multi-task'ken oluyorum multi-subject!
Nedir multi-subject? Aynı postta bir kaç konuya değinen nadide insan demek.
Yok ya dalga geçiyorum. Öyle bir kelime yok, ben şimdi uydurdum. Ama iyi uydurdum.
Bir gel-git olayıdır gidiyor yani. Sesler gidip geliyor...
Bloğun adı A View From the Moon. Çünkü benim adım Ay demek. Yoksa bu gel-gitler nerden çıktı sandınız?

A View From the Bridge ise Arthur Miller'ın yazdığı, 1950'lerin Amerikasını konu alan bir tiyatro oyunu. Doğrusu yazarın en popüler olmuş oyunlarından biri değil... diye tahmin ediyorum -son dönemde Broadway'de birbirinden ünlü oyuncularla sahneye konmuş olmasına rağmen.

 
"Beni seviyor musun Catherine?"
Rodolpho soruyor. Sesinde şüphe var.

Catherine, benim. Seviyorum. Yani sanırım. Seviyorumdur heralde.
Kararsızlığım "Hayır" anlamında algılanabilir. Öyle anlaşılmak istemiyorum. Söyleyecek bir şey bulmalıyım. Hemen, şimdi, acil.
Bakışlarımı kacırıyorum. Soruya cevap olmayan, ancak sessizliği alelacele kovacak sözler dökülüyor ağzımdan.
...

Bu diyalog bir tiyatro sınıfında, minik bir sahnede geçiyor. Şehir: Calgary. Ülke: Kanada. 15 kişiyi geçmeyen seyirci grubunda Kanadalılardan başka Yunan, Ingiliz, Filipinli, Suriyeli ve Afrikalı arkadaşlar var.
Yıl: 2009. Yaşlar 17-79 arasında değişiyor.

Rodolpho'yu Tyler oynuyor. 24-25 yaşlarında, Kanadalı, profesyonel bir tiyatro oyuncusu. Onunla sahneye ilk defa çıkıyorum. Sınıfın ögrencisi değil; Sharon'ın davetlisi olarak gelmiş.

Ezberimde oyunun sadece bu bölümü var. Daha önce baska oyuncularla defalarca oynadım. Sharon her sahneyi "Kafanı kaldır. Şimdi indir. Sesini yükselt. Gözlerini kaçır. Elindeki kumaşla oyna. Daha yavaş konuş..." gibi direktiflerle keser. Ama bugün yapmıyor. Çünkü bende acaip haller var.
Bir kere feci heyecanlıyım. Nedenini anlayamıyorum, nefes nefeseyim. Ne kadar derin nefes alırsam alayım ciğerlerime yeterince hava gitmiyor sanki. Oyunun ortasındayız, kesemiyorum. Kelimeler ağzımdan ilk defa hatasız olarak akıyor. Ben, ben gibi değilim.

Catherine'im. Onun içinde yaşadığı panik üzerimde balçık gibi yapış yapış, sıyırıp atamıyorum. Ve ilk defa böyle bir şey yaşıyorum. Merakım korkumla doğru orantılı artıyor. Hem durmak istiyorum, hem de anın içinde kalıp olacakları görmek istiyorum.

*
Oyunun konusundan kısaca bahsedeyim:

Hikaye 1950'lerde, Brooklyn köprüsünün yakınlarında bir mahallede geciyor. Eddie ve Beatrice orta yaşlarda evli bir çift; Eddie'nin bebekken kimsesiz kalmış yeğeni Catherine'e anne-baba olmuşlar. Artık 16 yaşında olan Catherine çocuklukla kadınlık arası bir geçiş sürecinde; yetişkin bir kadın olarak hayata atılmak heyecanı içinde.

Bu sıralar Beatrice'in Italya'dan yasadışı yollarla gelmiş akrabaları, Rodolpho ve Marco, bir kaç aylığına eve misafir olarak yerleşiyorlar. Catherine'le Rodolpho birbirlerine aşık oluyor. Iki genç arasında başlayan romantizm Eddie'yi çileden çıkarıyor. Catherine'e karşı beslediği duyguların baba sevgisinden ziyade saplantılı bir aşka dönüşmüş olması, mahallede trajik olayların gelişmesine yol açıyor.

*




Sınıf dağılıyor. Yerden kitaplarını toplayan ve bir yandan 3-4 kişiyle konusan Sharon'a bakıyorum. Dersi zaten yarım saat uzattı, hala konuşuyor.

"Sharon!" diyorum, "Pardon, muhabbetinizi kestim."
"Yok önemli değil Ayça. Bugun ne kadar iyiydin! Tam istediğim gibiydin."
"Bize gidelim mi? Yorgun değilsen? Yemek yeriz."
"Hiç yorgun degilim, tek bir şartla gelirim: Bana yemek vermeyeceksin."

O biraz zor. Misafir misafirliğini bilecek, geldi mi bir-iki bi'şey yiyecek.

*
Hikayenin bundan sonra bir anlam ifade etmesi için şu detayı eklemem gerek: Ben evliyim o sıra. Evet ya, gerçekten iğrenç... olan evlilik müessesesi değil tabii; o sıralar içinde bulunduğum ahval ve şeraiti kastediyorum.
Kocam o akşam evde yok. Neredeydi hatırlamıyorum. Mekan: Onun evi. Benimle evli, dolayısıyla -dolaylı da olsa- ikimizin evi, ama daha çok onun evi. 

"Bak, yemeyeceğini söyledin ama çok güzel şu var bu var bilmemne var..." diye dolaptaki yemekleri sayıyorum. Sharon bana çok pis bakıyor...
"Tamam o zaman ben sadece çay yapayım."

*
"Sharon, bu akşam çok farklıydı. Hiç böyle heyecanlanmamıştım. Etkisi hala üzerimde, sanki kanım daha hızlı akıyor, derin nefes alamıyorum. Üzerimde bir baskı var, gece gece koşmak istiyorum. Mutluluk değil bu. Tatsız bir his..."
Sharon, her öğretmenin öğrencisine "Aferin sana!" derken takındığı o ışıltılı ifadeyle bakıyor:
"Direktiflerimi uyguladın ve oynadığın karakterin duygularını anladın. Üstündeki senin değil, Catherine'in huzursuzluğu. Ruhun başka vücuda geçmesi gibi, ama tam tersi: Vücudun başka bir ruha geçmesidir bu. Zordur. Çünkü insanın kendi ruhundan, sorunlarından, hayallerinden sıyrılıp bambaşka birinin ruhuna, sorunlarına, hayallerine girmesi ürkütücüdür. Cesur olmak gerek."

Evet. Hakikaten ürktüm, tırstım, korktum, bir nevi üç buçuk... Hey!
"Bir şey buldum!" 
Su kaynadı. Çay? Off, bırak şimdi...

"Sharon! Ben bu şekilde oynayarak gerçek hayatta da içinde bulunduğum ruh durumundan çıkıp istediğim ruh durumuna geçebilirim! Tekrar sevebilirim, aşık bile olabilirim. Oyunculuk teknikleriyle bu enkazdan mutlu bir evlilik yaratabilirim."


!!!  EVREKA  !!!
Nasıl bakıyor öyle, "Zavallı" der gibi...
"Hayır Ayça. İyi bir oyuncu olmak, iyi bir oyun kurmana yetmez."
*
"İletişimi bir top oyunu gibi düşün: Top iki ya da daha fazla kişi arasında gider gelir. Onu düşürmeden devam edebilmen için sadece sen değil, oyun arkadaşların da oynamaya hevesli ve topu sana atmayı becerebilen kişiler olmalı."

"Kadın-erkek ilişkisi top oyunu gibidir. Taraflar topu birbirine atıp tutar. Sessizlikte dahi bağlantıyı koruyabilmeleri için usanmadan oyuna devam etmeleri gerekir -Çabuk yorulan bir insanla bunu başaramazsın. Aşk, iki tarafın da özverili ve hevesli olmasını ister; tek taraflı özveri oyunu boşu boşuna uzatmalara sokar."

"Senin oyununda partnerin topu yakalamıyor, ya da imkansız yönlere fırlatıyor. Hırslanıyorsun, öfken sana enerji veriyor. Koş, yakala, getir, topu eline ver, o yine uzak bir köşeye fırlatsın... İstediğin kadar iyi oyuncu ol, istediğin kadar koş, bu oyun uzun sürmez. Yanlış giden evliliği sürdürmeyi biz kadınlara marifet diye öğrettiler. Değil... Böyle koşmaya devam edersen düştüğün yerden kalkmaya mecalin kalmayacak."

*
"Ben güçlüyüm. Ben herşeyi düzeltirim, ona öğretirim. Ben..."
Ne zaman başarısızlığı kabul etmek zorunda kalsam, kendimi şöyle hissediyorum: BOMBOK. Yapacak bir şey yok yani, öyle mi? Nasıl ya? Kesin var, kesin...

Ben ne yapıyordum şimdi? Ha evet, çay.

September 23, 2012

Ayem Blond

Canım sıkılıyor...
... diye başlamak ne kadar da saçma...
Belli ki bilinen bir şey bu. Canı sıkılmasa bedavaya yazar mı ki insan?

* * * * *
Şu Balyoz Davası canımı sıkıyor.

"O kadar uzaktan sıkılması kolay."
(İç sesim konuşuyor. Arada bir laf sokar böyle.)

Ne yapmalı, ne yapmalı... diyeceğim, iç sesim yine ters bir laf edecek.







* * * * *
Dağdakiler'i okudum, Kadri Gürsel'in. Yeni bitti.
Üzerine de YouTube'da Türkçe ve yabancı dillerdeki PKK videolarını izledim.

İçim karardı. Karanlıktı zaten, ama daha da...

"Bu konuya gireceksen efendi gibi beyninin korteks kısmıyla başladığın bir yazıda gir. Canım sıkıldı mıy mıy mıy diye başladığın bir yazıda değil."
... diyor yine iç ses. "Ya da belki hiç girmesen daha iyi."
Sinir!


* * * * *
Bir kaç gün önce eski dans partnerimle parkta oturuyoruz, gece...
Haa bak ben dansçıydım eskiden, hiç anlatmadım değil mi? Sonra anlatayım.

Neyse işte, oturuyoruz. Elimizde biralar...
... ki sokakta alkollü içki içmek yasadışıymış, Kanada polisi görünce kızarmış.
Vallahi eskiden biliyordum. Türkiye'ye bir gittim geldim, unuttum.

Neyse işte, elimizde biralar. O bana anlatıyor: Eski kocam zamanında beni nasıl aldatıyormuş...
Şaka şaka. Niye anlatsın ki? Hani anlatsa ben niye dinleyeyim...
Anlattı. Ama ilgimi çekmedi. Sözünü kesmedim, bekledim lafı bitsin.
Aslında ilgimi çekti. Komik geldi. Güldüm. Bayağı güldüm.
Tamam, komik gelmedi. Ama yine de güldüm. 

Neyse işte. Onu geçtik, başka bir şeyi anlatıyor:
Kendisi azıcık ateisttir.
Bilimadamı.
Ve dansçı da aynı zamanda.
Başka karakteristik işler de yapıyor ama konumuz şimdi o değil.

Bir gün benden önceki dans partneriyle yolda yürürlerken kız birden bire durup ona demiş ki:
"Biliyor musun? Tanrı var!"

Bizimki de hemen demiş ki...
"Ne demiş olabilirim sence? Hadi tahmin et, ilginç bir cevap verdim" dedi o anda.
Hm... Düşündüm. Sıradan bir cevap bile bulamadım.

Pür ciddi demiş ki:
"Bunu bana daha önce niye söylemedin?"

Kız öylece kalakalmış, verecek yanıt bulamamış. Ya, ben olsam ben de bulamam.

* * * * *
Iiiiiiinouk'la bir saat kadar önce zorlu bir beyin jimnastiği esnasında muhteşem bir buluş gerçekleştirdik: Jane Blonde adında hayali bir kahraman!

Jane Blonde, bir casus. 
"I'm Blonde. Jane Blonde." diyor.  Sesi ince, tiz.
Gerçek sarışın. Saf yani. Saflıktan öte bir sarışın. Yani nasıl desem, sarışın arkadaşlar alınmasın da... Sarışın işte.
Bööyle dar kırmızı kıyafetler giyiyor. Kıvrımlı vücut hatları, füzeler falan...
Tabancası da elinde. Tehlikeden tehlikeye, maceradan maceraya koşuyor hatun, pek yaman.

Bu harika fikri sinema filmi olarak hayata geçireceğiz. Öyle karar verdik. Ama biraz zamanı var. Ben şimdilik buraya yazıyorum ki aynı fikir kazara başka bir arkadaşın daha aklına gelirse boşuna heveslenmesin: Parçalarım. Önce bize geldi. 

* * * * *
İç ses diyor ki:
"Böyle saçma sapan şeyler yazarak blogun bütün akl-ı selimliğini aldın götürdün, helal olsun. Bundan böyle ne yazarsan yaz kimse seni ciddiye almayacak."

"Ha bir de, Google'da arat bakalım Jane Blonde fikri senden önce başkasının aklına gelmiş mi." diye de ekliyor, kıh kıh gülerek. Neden ki...