February 13, 2014

İşinden istifa et ve derhal Meksika'ya git

... dedi içimdeki ses. Aynen öyle yaptım.

Geçen Pazartesi'den bahsediyorum. Sabah erkenden istifa dilekçemi yazdıp müdürüme sundum. "Sonsuza kadar burada kalmayacağını biliyordum, yolun açık olsun" dedi gülümseyerek.
Ertesi gün erkenden kalktık ve havaalanına yollandık.
(Kiminle, müdürümle mi? Hayır tabii ki eniştenizle.)
Yolculuk Meksika'ya, dooğruca Cancun Havaalanı'na.
(Aşagıdaki haritada dev kırmızı okun gösterdiği şehir.)
Tam olarak "dooğruca" sayılmaz gerçi, ABD/ Houston'da aktarma yaptık.
(Ona da minik sevimli bir daire kondurdum.)
Aktarma maktarma... Hiç bir ekstra adım geçen haftanın muhteşemötesiliğini azaltamaz.
(Acaba her satırdan sonra parantez açmaya devam etmeli miyim?)

Neee kral haftaydı ama!
(Çok güzel haftaydı yalnız. Nasıl ama nasıl süper bir haftaydı...)


Kanada'dan uçağa binerken üzerimde kazakla kot pantalon vardı. Kazak Cancun Havaalanı kapısından çıktığımız anda beni boğmaya çalıştı. Valizin fermuarını aralayıp el yordamıyla askılı bir atlet buldum. Herkesin içinde çıkardım kazağı, millet şoka girdi... dermişim. Sonra da bu yazıyı Türkçe bilen bir Meksikalı okuyup "Hayır öyle yapmadı, üstünü tuvalette değiştirdi. Biz bir şey görmedik." diye yorum bırakmak suretiyle yalanımı ortaya çıkarırmış... Olur, olur bence.
(Böyle bir hadise yaşanmasın diye ben burada doğruyu, yalnızca doğruyu yazacağım.)

Ardından, bizi otele götürecek olan aracı bulamadık. Inouk bir gün önce internette rezervasyon yapmıştı ama bizi unuttular galiba. Jair adında başka bir servis şirketinin görevlisi cep telefonunu kullanmamıza izin verdi. Beklediğimiz servisin şoförünü bir kaç aramadan sonra evinden kaldırmayı başardık. Araçta ikram ettiği enteresan içkilerle -misal, domatesli bira- gönlümüzü aldı neyse ki.
(Domatesli bira bence çok saçma bir karışım olmuş. Ama Meksikalılar ikramda bulunmayı seven insanlar, çiğ tavuk bile yedirseler -ve ölmezsem- memnun olabilirim.)

Cancun Havaalanı ile kaldığımız otel (Barcelo Maya Beach Resort) arasında bir saat mesafe var. Yerini yukarıdaki haritada minik kırmızı bir okla göstermeye çalışıyorum.

Inouk da ben de hayatın en yoğun aktığı caddelere, küçük dükkanlara ve sokak tezgahlarına yakın pansiyonlarda kalmayı tercih ederiz -ben gürültülü yerleşim yerlerinde daha bile rahat uyuyorum. Ancak üniversiteden bir arkadaşım (Julia) o otelde evlenecek diye Barcelo Maya'ya gittik. 5 yıldızı ile bir sürü yüzme havuzu, bar, kafeterya ve restoranıyla öyle büyük bir otel ki, 4 gün-5 gecelik tatilimiz boyunca her gün kaybolduk. Aşağıda, kaybolduğumuz alanı ve minik pembe bir noktayla kaldığımız yeri görmektesiniz.

(Bize ne ki yeaaa... derseniz, böyle hava basmadığım başka postlarım var, yol yakınken onlara yönelin derim. Bu yazı bayağı uzun olacak zaten.)


1. Gün:
Geldiğimizin ertesi günü otele en yakın yerleşim merkezi olan Playa del Carmen'e gittik. Yerli kültürün bağrına halk otobüsüyle gitmek istedik; otobüs beklerken dolmuş geldi.
(Böyle konularda çok da seçici olmamak lazım.)

20-30 dakikalık mesafeler için dolmuş ücreti, kisi başı 30 peso. Aşağı yukarı 3 Amerikan doları eder. Ucuz değil.
(Bu tür günlük fiyat bilgilerini bu yazının sonunda vereceğim.)

Playa del Carmen küçük turistik bir kasaba. Otelle Cancun arasında, sahil yolunda. Turistik olmayan bir kısmında dolmuştan indik ve önce banka (bize peso lazım), sonra eczane (ah bir de vuran ayakkabılar olmasa) aradık.
Bu, Meksika'ya ikinci gidişim. İlk gidişimde de fellik fellik eczane aramam gereken bir durum olmuştu. Nedir arkadaş, herkes ama herkes İngilizce biliyor, bir tek eczacılar bilmiyor. Az buçuk İspanyolcam olduysa Meksikalı eczacılar sayesindedir.
...

Playa del Carmen'in en ünlü ve eğlenceli kısmı, 5. Cadde. İstiklal Caddesi gibi (ama çok daha küçük), sağlı sollu dükkanların ve restoranların olduğu ve araçların girmediği upuzun bir yol. Bir ucu plaja açılan geniş bir meydanda başlıyor. 


Bulutlar nasıl gri, nasıl ağır, nasıl da üstümüze üstümüze geliyordu...

Bir mağazada, sanıyorum Bershka mağazasının girişiydi, manyak gibi yağan yağmuru ve bizim gibi girecek kuru bir delik arayanları izleyerek keyifli bir 15 dakika geçirdik. Tam yanımızdaki dükkanın tentesinin altına evcil maymunuyla bir adam, hamileliğinin 20. ayında gibi görünen bir hanım ve bir polis sığındı. Enteresan bir üçlüydü gerçekten. Fotoğraflarını çektim, ama burada ulu orta yayınlayamam (ayıp). O esnada tepemde ne olduğunu paylaşabilirim yalnız:

Yağmur uzun sürmedi, ama yöresel altyapı İstanbul stili yapılmış olsa gerek: Bazı dükkanları su bastı. 5. Cadde uzun ince bir göller yöresi oldu.

Meksika'da Tekila almayı önceden kafaya koymuştuk. Ama alışveriş yapabileceğimiz tek günün bu gün olacağını düşünmemiştik. Araba yok, iki koca Tekila şişesIyle yürümek bizim gibi zeka sahibi turistlerin yapacağı bir şey olamazdı... derken, Inouk'tan göz kamaştırıcı parlaklıkta bir fikir geldi:
"Küçük tekerlekli bir valiz alalım. Sişeleri icine koyar, çeke çeke gezeriz."

Yazı zaten çok uzayacak. Tekila alışverişine valizle çıkmamızın, ve bunun için de önce valiz satın almak istememizin mantığına hiç girmeyeyim.
Bir de iki adım ötemizde valizci varmış, oy şansa bak! 900 peso olan valizi 450 peso'ya kapatınca (10 peso, yaklaşık 1 dolar ediyor), "kendini dahi sanan enayi gezginler" olarak güne damgamızı vurduk. 

Playa del Carmen'de geçirdiğimiz zamanın geri kalanı önce Tekila fiyat araştırması (Havaalanından alsak daha ucuz olmaz mı ya), sonra fiyat karşılaştırması (Anam bunlar Turkiye'de bile daha ucuzdur) ve kar analiziyle (2 tane alana 2'ncisi yarı fiyatınaymış, alalım) ve en sonra yemek yiyebileceğimiz uygun bir mekan arayışıyla geçti.

İçerisine ancak iki masa sığan küçük bir mekanın kapısında müşteri avlayan işletme sahibi, bizi geçerken durdurdu (bkz. 'Ava giderken avlanmak'). Gösterdiği menüde fiyatlar çift haneli (para birimi peso olunca çift haneli sayılar iyidir), içerik ise şahaneydi. Keşke yediklerimizin adlarını not etseydim. Tek hatırladığım, toprak testilerden deniz ürünlü harika lezette bir çorba içtiğimiz, ve içinde balık ile kızarmış hamurlu bir şeyler yediğimiz...
(Son yediğimizin Ingilizce adı "Fried Fish Tacos" olabilir)

Tekilaya gelince
Farklı türleri var. Tavsiye üzerine "Anejo" tipi Tekilalara baktık -o tür koyu sarı oluyor. Yandaki resimde gördüğünüz şişelerden en sağda olan. Şu anda içiyorum. Tadı güzel, limon ve tuzla çok daha güzel. Belki de limonu ve tuzu sevdiğim için Tekila seviyorumdur. Hatta galiba ben tuzlu limonun yanında Tekila seviyorum...

Ancak feci büyük bir sorunum var: Türkçe'de "Tekila" nasıl yazılmalı, emin değilim. Belli ki daha önce bu kelimeyi hic yazmamışım. Bir "L" mi var, iki "L" mi? Google da emin değil.
2. Gün:
Meksika'ya esas gidiş amacımız arkadaşım Julia'nın nikahı ve düğünüydü aslında.
6 Şubat Perşembe gününün tamamını otelde geçirdik. Böyle özel bir gün, her ne kadar tropikal iklimde ve öğle saati açık havada kutlanacak olsa da şortla gidemezsin. Bu yüzden bahtı yanık sevgilim tam takım giyindi: boğazında iliklediği gömleğinin üzerine kravatını bağladı ve ceket giydi. Bense ipek tüllü elbisemle püfür püfür dolaştım. Bazen erkek olmak çok zor azizim.

Julia ve eşi Rus. Vancouver'da yaşıyorlar. Kanada'ya ilk geldiğim 2008 kışında üniversitede tanıştık. Akıllı, cesur ve çalışkan olduğu için görür görmez arkadaşım olmasına karar vermiştim.
(İyi ki erkek degilim...)
İşte Julia evlendi, ve sayesinde Meksika'nin doğu tarafını da görmüş olduk. Misafirlerin çoğu Rus'tu, ve ben Ruslara ba-yı-lı-yo-rum. Fiziken olmasa da ruhen Türkler'e çok benziyorlar.

O gün, öğlen 12:30'da nikah alanında başladı; ertesi gün sabah saat 5'te güneş doğarken bitti. Her anın tadını çıkarmakla meşguldüm, hiç fotoğraf çekmedim.

Diğer Günler
Bu post bence fazla uzadı.
4. gün, yani son günümüzde Maya harabelerini ve piramitleri gördük. O kısım tek başına ayrı bir postta yazılmaya değer, burada değinmeyeceğim.

Ama 3. gün... Off o 3. gün... Ne gündü ama... 
Çok güzel gündü yalnız. Harbiden feci bir gündü. Nasıl güzel, nasıl nasıl nasıl güzel bir gündü...

Bahsettiğim yerlerde bulunma imkanınız olursa, göze almanız gereken harcamalar şöyle:

Otel ve Yolculuk Masrafları
Bu miktar yolculuğunuzun nereden başladığına, kaç aktarmalı uçuş yapacağınıza, otelinizin kaç yıldızlı olduğu, neleri kapsadığı ve kaç kişilik oda istediğinize, ayrıca tatil için hangi ayı seçtiğinize göre değişir.

Örneğin, Şubat ayında Calgary'den Cancun'a (arada 4080 km mesafe var) gidişte ve dönüşte 1'er aktarmalı uçuş biletiyle gidiyorsanız, ve her-şey-dahil 5 yıldızlı bir otelde, 2 kişilik bir odada 5 gece kalacaksanız, iki kişinin toplam uçak ve otel masrafı 2,200-3,000 dolar aralığında olur. Bizimki 2,700 dolardı.

Ama ben bir daha 5 yıldızlı otel seçer miyim? Yok.
Niye? Cünkü otelin dışında görülecek bir çok yer varken otel yıldızlarının hayatınıza pek bir katkısı olmuyor. Bütün gün havuz başında yatmayı planlıyorsanız o başka tabii.

Bu tatili Expedia.com vasıtasıyla ayarladım. Türkiye'den Cancun'a uçuş ve konaklama masraflarına da baktım, mesafe daha uzun olmasına ragmen fiyatlar iki kişi için yukarıda verdiğim aralıkta. Ne kadar aktarma uçuş yaparsanız, yollarda o kadar zaman kaybedersiniz, ancak toplam masrafınız bir o kadar düşer.
Mesela, eğer biz gidiş-dönüşte aktarmasız uçuşu tercih etseydik 700 dolar fazla ödeyecektik.

Havaalanından Otele Servis
Oteliniz "All inclusive", yani her-şey-dahil olabilir; ama bu, otel-havaalanı arası ulaşımınızın da otel tarafından karşılanacağı anlamına gelmez. Otellerin böyle bir hizmeti genellikle vardır ve ekstra ücret ödemeniz beklenir. İnternette havaalanından servis olanaklarını araştırmalı ve -tavsiyem- varışınızdan 1-2 gün once rezervasyonunuzu yapmalısınız. Yapmazsanız da dünyanın sonu değil: Havaalanından taksiye atlar, uzak bir otele varmak icin servet ödersiniz.

Ben ilk olarak bizim otelle bağlantı kurdum, 250 Amerikan doları fiyat verdiler. "Hayır helikopter göndermeyin. Biz sadece minibus ya da araba istiyoruz" dedim... Sonuçta anlaşamadık. Inouk başka bir servis şirketi buldu ve internette rezervasyon yaptı: Havaalanından 1 saat uzaklıktaki otel için 2 kişi, gidiş-dönüş, toplam 150 dolar ödedik.
Sonra bizi almayı unuttular, o ayrı konu.

Toplu Taşıma
Gittiğimiz yörede yarım saatlik dolmuş ücreti 30 peso (3 dolar).

Alışveriş
Meksikalılar pazarlık yapmaya çok açık oldukları için, siz daha ağzınızı açmadan fiyatı indirmeye başlayabilir ve kendiliklerinden yarı fiyata indiklerinde, sizde "Tamam ya tamam alıyorum" deme arzusu oluşabilir.
(Bir defa değil, bir kaç defa yaşanmış bir hikaye.)
Bu durumun panzehiri: Yanınızda sınırlı miktarda peso bulundurmak.

Peki ya Tekilalar Ne Kadar?
Havaalanından alın kuzum! Meğer en ucuz orasıymış.

Benim bildiğim Tekila'nın 3 türü var.
(Benim bildiğim 3 ise kesin en az 10 türü vardır.)
Yukarıda resmini koyduğum şişenin bir tanesi Playa del Carmen'de 62 Amerikan doları.
(Daha ucuzunu bulabilirdik, eminim.)

Bu yazıyı yazarken kestiğim bütün limonları yedim; başladığım bir kadeh Tekila'nınsa son yarısını Inouk içti. Farklı içkileri seviyorsanız bu kaliteye 62$ ücret değer(miş).
Yok benim gibi bir içiciyseniz, paranızı çöpe atsanız da aynı şey.

Kredi Kartı mı, Nakit Para mı?
Visa ve MasterCard dükkanlarda geçer.
Ama küçük yerlerde nakit peso bulundurmanız gerek. Sokak tezgahlarında ve dükkanlarda aynı şeylerin satıldığını görürseniz, sokak tezgahından alın -arada büyük fiyat farkı var. Tabii bunun icin nakit lazim.

Son olarak, döviz bürolarındansa bankalardan peso almayı tercih edin.

DEVAM EDECEK...

January 30, 2014

SIOBHAN ("Şevan" diye okunur)

12 Ocak sabahı gitti.
Ona son sözüm "Baharda görüşürüz" oldu. Havaalanına gitmek üzere kapıdan çıkarken... Öyle dedim ama öylesine değil. Umutlu, olumlu, güzel, vb. bir şey söylemek istedim. Hastalığıyla ilgili hiç umut yokken bir-daha-görüşebilme-olasılığı güzeldi.
Ölümün kapıda beklediğini bilsen bile "görüşürüz" demek, yetişkinler için zorunlu bir riyakarlık. Sözünde durabilirsen ne ala. Duramazsan kendini bombok hissediyorsun. Sanki onu kandırmış gibi. Yani ben böyle hissediyorum şimdi.

4 yaşındaki Ella'ya "Annen öldü" demişler. "Onu tahta bir kutuya koyup toprağa gömeceğiz. O kutu bir koza. Annen orada kelebek olacak. Sonra oradan çıkıp cennete uçacak. Cennette kanatlı bir periye dönüşecek. Sonra uçarak gelip rüyalarında seni ziyaret edecek."

*  *  *
Ella, cenaze evinde minik bir kelebek gibi sağa sola koşturuyor.
"Hoşgeldin Ayça. Biliyor musun annem öldü."
"Biliyorum."
"Gel sana onu göstereyim."

Katolik Hiristiyanlığın geleneklerine göre düzenlenen bir cenazedeyim. Önce aile bireyleri, sonra akrabalar ve arkadaşlar, cenaze evinde Siobhan'ın bedenini son bir kez görmeye geliyorlar. Hayatımda ilk defa böyle bir ortamdayım. Elimden tutup zıplaya zıplaya beni annesinin tabutuna sürükleyen 4 yaşında bir kızın arkasında biraz salaklaşmış bir kafayla yürüyorum.

Çocuk resimleri ve oyuncakların da yer aldığı bir tabutun içinde Siobhan... hayır, aslında Siobhan değil de ona çok benzeyen güzel bir kadın.
Belki de bu şekilde bir gelenek yaratmalarının nedeni bu: Gidenden geriye kalan, gidene benziyor ancak onun artık "O" olmadığını ilk bakışta anlıyorsun. Ölümü reddetmek imkansızlaşıyor; "Gerçekten de gitmiş" diyorsun.

*  *  *
"Annem öldüğü için hareket edemez ve bizimle konuşamaz" diyor, minik parmağını annesinin yüzüne yaklaştırarak.
"Peki, biz konuşunca duyar mı?"
"Duyar."
"O zaman biz konuşsak, o dinlese, olur mu?"
"Olur."

(Tamam... Ne konuşacağız...)

"Bu resmi sen mi yaptın Ella? Bunu da kardeşin yapmış, ha?"
"Evet"
"Çok güzel olmuş! Annen kesin çok beğenmiştir."
"Evet"
"Bu bebek senin mi peki?"
"Evet"
"Ne kadar da sana benziyor! Annene mi verdin?"
Gururla gülümsüyor.

Siobhan'ın manevi babası Gilles'e sarılıyorum. O kadar uzun ve sıkı bir sarılma ki bu, dikkatim dağılıyor ve bana olan oluyor... Ağlamaktan daha az sevdiğim bir şey varsa o da insanların yanında -ve daha fenası, çocukların önünde- ağlamaktır.

*  *  *
Mezarlıktayız.

Kar hafif hafif yağıyor, beyaz kelebekler gibi. Yüzümüz tabuta dönük, ayakta duruyoruz. Rahip bir şeyler okuyor. Babasının ve anneannesinin elinden tutmakta olan Ella bir an dönüp arkasına bakıyor. Göz göze geliyoruz. Normal şartlarda bile beklenmeyecek büyüklükte bir gülümseme koyuyorum yüzüme. 32 diş değil, resmen 45 diş, kulaklarıma kadar gülüyorum.
O da gülüyor. Yüzünü tekrar annesine dönüyor.

*  *  *
Mezarlıktan sonra Siobhan'ın anne-babasının evinde toplanıyoruz.
Üzülmek sadece bir his değil, bazı durumlarda yorucu, hatta iflahı feci zorlayıcı bir "eylem": Dinlenmek için üzülmeye ara vermek zorundasın.

Bir dönem perküsyonla uğraşmış olan Siobhan'ın anısına tencere, çanak ve başka bir çok türde mutfak eşyası çalıp kafaları dağıtıyoruz.
(Bu gürültü çok iyi geldi yalnız. Arada yapmak lazım.)

"Cenaze çiçeklerini seçerken Siobhan'a son bir şaka yapmayı düşündüm. Kalp şeklinde çelenk yaptırsam, tabutun yanına koysam, dedim."
"Hahha baba, yapsaydın Siobhan çok pis sinirlenirdi."
"Hahaha biliyorum, kalp seklinde çiçek demetlerine sinir olurdu. Yapmadım, ama yaşasaydı ne tepki verirdi onu düşündüm, bir gülme geldi."

*  *  *
Siobhan'ı sinirlendirdigi söylenen bir şey daha geldi şimdi aklıma: Isminin yanlış söylenmesi. Aman lütfen, okurken "Şevan" diye telaffuz ediniz. Pratikte emin değilim ama teoride hala kızıyor.

*  *  *
Onunla konuşmalarımı hatırlıyorum. Sözleri, soruları, yüz ifadeleri, komik bulduğu şakalar, sevdiği  diziler, hastalığını espriye vurarak anlattığı zamanlar, masum aile dedikoduları, şerefe kaldırdığı pahalı viski, çocuklara kızdığı zamanlar, güldüğü zamanlar,...
Çok garip. Çok çok garip. Bir varsın, bir yoksun.

Hadi bedenimiz yok oluyor, olabilir... Peki ya bin bir zahmetle yaratılan onca fikir, düşünce, hayaller, dilekler, tecrübeler... Bunlar da mi ölüyor beden iflas edince?
Beden çürür toprak olur. Peki, öldüğümüz zaman hayallerimize ne olur? Düşüncelerimiz nereye gider, neye dönüşür?

*  *  *
Hastalığını öğrendikten sonraki son tatil yolculuğunu benim ülkeme yapmıştı. 

"Ayça, sen hiç Asya kıtasına gittin mi?"
"Ekim'de oradaydım, Antalya'da. Antalya Asya'da. Sen de Alanya'ya gittin ya Siobhan. Asya işte orası."
"Haaaa, Asya'da ha! Uzak Doğu gibi değildi."
"Evet, ama teknik olarak Asya."

Yüzünde 'Vay anasını, ben Asya'ya da gitmişim!' der gibi bir şaşkınlık.
(Kanadalılar Türkiye'yi teorik olarak "Avrupa" kabul ediyor.)

*  *  *
Siobhan'dan (gitmeden 2 hafta önce) bana bir kaç dizi tavsiye etmesini istedim.
"Doc Martin ve Downton Abby. İkisi de çok güzel. Ama sen önce Doc Martin'i izle. O daha komik."

Inouk, Siobhan'ın en büyük kardeşi, benim erkek arkadaşım, şu anda Downton Abby'yi izliyor. Doc Martin'in bütün bölümlerini bitirdi bile.
Keşke Siobhan'a bir kaç dizi daha sorsaydım.

*  *  *
Siobhan'ın Youtube'da bir çok videosu var. Onu tanımadığınız için sanırım bu postumda asağıdaki videoya yer vermem en uygunu olacak. Manevi babası Gilles'le yaptığı 3 Eylül 2012 tarihli ropörtajında Siobhan uçaktan paraşütle nasıl atladıklarını anlatıyor.

Konuşmalar İngilizce ve altyazısız, ama görüntüleri anlamanız için aynı dilde konuşmanıza -bence- gerek yok. İzleyin, anlayacaksınız.


January 06, 2014

Hello, My Name Is...

If you say something 40 times, it comes true. (Turkish idiom)
This is why we Turks avoid talking about genies and demons. If you talk about them more then necessary, they pay you a visit, some folks say... Okay I better change the subject now.

Another scary occurence other than demons could be having a naff name, so that you wouldn't grow to a cool person for your not-quite-cool name is repeated over and over and over... all your life.
Let's say your name is Unwanted, which happened to be a real human name for more than 200 girls in India! Wouldn't life be quite tough when you apply for jobs?

*   *   *   *
While checking some name websites, I appreciated my name again. What a cool name I have, gosh, couldn't have a better one! But I found some amazingly ridiculous names, laughed, and in the mean time felt bad for the kids... The website is http://www.stupidkidnames.com/. Check it out when you are not in your mood. It is hard to believe these names were really given to babies. Here are some examples from this site:

Ahaiyannah (Huh?)
AlyxZandyr (Sounds familiar)
Brick (Strong?)
Cactus (Sounds like a grumpy person)
Carbon (Why?)
Chaos (These parents are looking for trouble)
Chrysler (You could pick a better car, mom!)
Cymphone (A musician is coming)
Eighty (Why??)
Facebook (A man in Egypt named his son Facebook)
Hemi (A type of vehicle engine, it means.)
Hooker (Given to a boy baby.)
Hopper (When the mother was interviewed, she blamed her husband for the choice of this name.)
Jabbaraneisha (Must be Gibberish family from Gibberland)
Kermit (I wonder how Kermit's future girlfriend will introduce him to her parents.)
Kiler (WHY??)
Messer (It will mean a lot for his teachers at school)
Monoxide (A scientist is coming)
Ohia (Oh!)
President (High expectations on the baby, huh?)
Rysk (Some parents are truly realistic)
Squirrel (Imagine Squirrel grows up and applies for a CEO position...)
Sulfura (Sounds stinky)
Travesty (WHAT?!?!?!!!)
Unwanted (Check this: http://gawker.com/5852430/please-dont-name-your-daughter-unwanted)
Yeti (Why why why...?)
Zeppelin (It happened to be a girl name...)

Human genius amazes me... (Sigh)

*   *   *   *
I enjoyed reading Freakonomics, written by Steven D. Levitt and Stephen J. Dubner. It is an unusual economics book due to the subjects it focuses on, such as: why most drug dealers live with their moms, how teachers and sumo wrestlers cheat, what the links are between children names and socioeconomics, etc.

Here is a true story from the book: In 1958, Robert Lane decides to name his baby son "Winner". Three years later, he gets his seventh and last child, and names him "Loser". The kids follow the opposite paths in life: Winner Lane succeeds(!) in having a long criminal record of three dozen arrests including burglary, domestic violence, trespassing, etc.; while his brother, Loser, finishes Lafayette College, joins the New York Police Department and becomes a sergeant.

Levitt and Dubner explain that children's names tell a lot about their families. Parents prefer names matching with their education, income and IQ levels. Babies, blessed with parents who have healthy genes and high-quality living standards, often have not only reasonable names but also opportunities of having proper education for a good life. That is why they do better at school -Levitt interprets the proper and odd names statistics. Spelling mistakes (like Jazmine, Jazmin, Jasmin,...), unique names (like Unique, Uneek, Uneeqkee,...), and ridiculous names (like Temptress, which was a mother's misspelling accident) are often preferred by parents with low income and intelligence... and maybe also a bad sense of humor, as in the Lane brothers' case.

By the way, Jasmine is the correct spelling.

*    *   *   *
No offense, these are just statistical results. You better be cautious when naming your child. Check the dictionary, make sure you are spelling it right. If Metallica is the name you always dreamed for your baby (It happened to be a real human name, too.), just find people who have brains, ask for their opinion, take their advise and find a normal name. Just a normal name, for God's sake...

But if you are still looking for an unusual name and you want it to be cool, I recommend my name, Ayca. (For girls!)