Ona son sözüm "Baharda görüşürüz" oldu. Havaalanına gitmek üzere kapıdan çıkarken... Öyle dedim ama öylesine değil. Umutlu, olumlu, güzel, vb. bir şey söylemek istedim. Hastalığıyla ilgili hiç umut yokken bir-daha-görüşebilme-olasılığı güzeldi.
Ölümün kapıda beklediğini bilsen bile "görüşürüz" demek, yetişkinler için zorunlu bir riyakarlık. Sözünde durabilirsen ne ala. Duramazsan kendini bombok hissediyorsun. Sanki onu kandırmış gibi. Yani ben böyle hissediyorum şimdi.
4 yaşındaki Ella'ya "Annen öldü" demişler. "Onu tahta bir kutuya koyup toprağa gömeceğiz. O kutu bir koza. Annen orada kelebek olacak. Sonra oradan çıkıp cennete uçacak. Cennette kanatlı bir periye dönüşecek. Sonra uçarak gelip rüyalarında seni ziyaret edecek."
* * *
Ella, cenaze evinde minik bir kelebek gibi sağa sola koşturuyor.
"Hoşgeldin Ayça. Biliyor musun annem öldü."
"Biliyorum."
"Gel sana onu göstereyim."
Katolik Hiristiyanlığın geleneklerine göre düzenlenen bir cenazedeyim. Önce aile bireyleri, sonra akrabalar ve arkadaşlar, cenaze evinde Siobhan'ın bedenini son bir kez görmeye geliyorlar. Hayatımda ilk defa böyle bir ortamdayım. Elimden tutup zıplaya zıplaya beni annesinin tabutuna sürükleyen 4 yaşında bir kızın arkasında biraz salaklaşmış bir kafayla yürüyorum.
Çocuk resimleri ve oyuncakların da yer aldığı bir tabutun içinde Siobhan... hayır, aslında Siobhan değil de ona çok benzeyen güzel bir kadın.
Belki de bu şekilde bir gelenek yaratmalarının nedeni bu: Gidenden geriye kalan, gidene benziyor ancak onun artık "O" olmadığını ilk bakışta anlıyorsun. Ölümü reddetmek imkansızlaşıyor; "Gerçekten de gitmiş" diyorsun.
* * *
"Annem öldüğü için hareket edemez ve bizimle konuşamaz" diyor, minik parmağını annesinin yüzüne yaklaştırarak.
"Peki, biz konuşunca duyar mı?"
"Duyar."
"O zaman biz konuşsak, o dinlese, olur mu?"
"Olur."
(Tamam... Ne konuşacağız...)
"Bu resmi sen mi yaptın Ella? Bunu da kardeşin yapmış, ha?"
"Evet"
"Çok güzel olmuş! Annen kesin çok beğenmiştir."
"Evet"
"Bu bebek senin mi peki?"
"Evet"
"Ne kadar da sana benziyor! Annene mi verdin?"
Gururla gülümsüyor.
Siobhan'ın manevi babası Gilles'e sarılıyorum. O kadar uzun ve sıkı bir sarılma ki bu, dikkatim dağılıyor ve bana olan oluyor... Ağlamaktan daha az sevdiğim bir şey varsa o da insanların yanında -ve daha fenası, çocukların önünde- ağlamaktır.
* * *
Mezarlıktayız.
Kar hafif hafif yağıyor, beyaz kelebekler gibi. Yüzümüz tabuta dönük, ayakta duruyoruz. Rahip bir şeyler okuyor. Babasının ve anneannesinin elinden tutmakta olan Ella bir an dönüp arkasına bakıyor. Göz göze geliyoruz. Normal şartlarda bile beklenmeyecek büyüklükte bir gülümseme koyuyorum yüzüme. 32 diş değil, resmen 45 diş, kulaklarıma kadar gülüyorum.
O da gülüyor. Yüzünü tekrar annesine dönüyor.
* * *
Mezarlıktan sonra Siobhan'ın anne-babasının evinde toplanıyoruz.
Üzülmek sadece bir his değil, bazı durumlarda yorucu, hatta iflahı feci zorlayıcı bir "eylem": Dinlenmek için üzülmeye ara vermek zorundasın.
Bir dönem perküsyonla uğraşmış olan Siobhan'ın anısına tencere, çanak ve başka bir çok türde mutfak eşyası çalıp kafaları dağıtıyoruz.
(Bu gürültü çok iyi geldi yalnız. Arada yapmak lazım.)
"Cenaze çiçeklerini seçerken Siobhan'a son bir şaka yapmayı düşündüm. Kalp şeklinde çelenk yaptırsam, tabutun yanına koysam, dedim."
"Hahha baba, yapsaydın Siobhan çok pis sinirlenirdi."
"Hahaha biliyorum, kalp seklinde çiçek demetlerine sinir olurdu. Yapmadım, ama yaşasaydı ne tepki verirdi onu düşündüm, bir gülme geldi."
* * *
Siobhan'ı sinirlendirdigi söylenen bir şey daha geldi şimdi aklıma: Isminin yanlış söylenmesi. Aman lütfen, okurken "Şevan" diye telaffuz ediniz. Pratikte emin değilim ama teoride hala kızıyor.
* * *
Onunla konuşmalarımı hatırlıyorum. Sözleri, soruları, yüz ifadeleri, komik bulduğu şakalar, sevdiği diziler, hastalığını espriye vurarak anlattığı zamanlar, masum aile dedikoduları, şerefe kaldırdığı pahalı viski, çocuklara kızdığı zamanlar, güldüğü zamanlar,...
Çok garip. Çok çok garip. Bir varsın, bir yoksun.
Hadi bedenimiz yok oluyor, olabilir... Peki ya bin bir zahmetle yaratılan onca fikir, düşünce, hayaller, dilekler, tecrübeler... Bunlar da mi ölüyor beden iflas edince?
Beden çürür toprak olur. Peki, öldüğümüz zaman hayallerimize ne olur? Düşüncelerimiz nereye gider, neye dönüşür?
* * *
Hastalığını öğrendikten sonraki son tatil yolculuğunu benim ülkeme yapmıştı.
"Ayça, sen hiç Asya kıtasına gittin mi?"
"Ekim'de oradaydım, Antalya'da. Antalya Asya'da. Sen de Alanya'ya gittin ya Siobhan. Asya işte orası."
"Haaaa, Asya'da ha! Uzak Doğu gibi değildi."
"Evet, ama teknik olarak Asya."
Yüzünde 'Vay anasını, ben Asya'ya da gitmişim!' der gibi bir şaşkınlık.
(Kanadalılar Türkiye'yi teorik olarak "Avrupa" kabul ediyor.)
* * *
Siobhan'dan (gitmeden 2 hafta önce) bana bir kaç dizi tavsiye etmesini istedim.
"Doc Martin ve Downton Abby. İkisi de çok güzel. Ama sen önce Doc Martin'i izle. O daha komik."
Inouk, Siobhan'ın en büyük kardeşi, benim erkek arkadaşım, şu anda Downton Abby'yi izliyor. Doc Martin'in bütün bölümlerini bitirdi bile.
Keşke Siobhan'a bir kaç dizi daha sorsaydım.
* * *
Siobhan'ın Youtube'da bir çok videosu var. Onu tanımadığınız için sanırım bu postumda asağıdaki videoya yer vermem en uygunu olacak. Manevi babası Gilles'le yaptığı 3 Eylül 2012 tarihli ropörtajında Siobhan uçaktan paraşütle nasıl atladıklarını anlatıyor.
Konuşmalar İngilizce ve altyazısız, ama görüntüleri anlamanız için aynı dilde konuşmanıza -bence- gerek yok. İzleyin, anlayacaksınız.
