January 30, 2014

SIOBHAN ("Şevan" diye okunur)

12 Ocak sabahı gitti.
Ona son sözüm "Baharda görüşürüz" oldu. Havaalanına gitmek üzere kapıdan çıkarken... Öyle dedim ama öylesine değil. Umutlu, olumlu, güzel, vb. bir şey söylemek istedim. Hastalığıyla ilgili hiç umut yokken bir-daha-görüşebilme-olasılığı güzeldi.
Ölümün kapıda beklediğini bilsen bile "görüşürüz" demek, yetişkinler için zorunlu bir riyakarlık. Sözünde durabilirsen ne ala. Duramazsan kendini bombok hissediyorsun. Sanki onu kandırmış gibi. Yani ben böyle hissediyorum şimdi.

4 yaşındaki Ella'ya "Annen öldü" demişler. "Onu tahta bir kutuya koyup toprağa gömeceğiz. O kutu bir koza. Annen orada kelebek olacak. Sonra oradan çıkıp cennete uçacak. Cennette kanatlı bir periye dönüşecek. Sonra uçarak gelip rüyalarında seni ziyaret edecek."

*  *  *
Ella, cenaze evinde minik bir kelebek gibi sağa sola koşturuyor.
"Hoşgeldin Ayça. Biliyor musun annem öldü."
"Biliyorum."
"Gel sana onu göstereyim."

Katolik Hiristiyanlığın geleneklerine göre düzenlenen bir cenazedeyim. Önce aile bireyleri, sonra akrabalar ve arkadaşlar, cenaze evinde Siobhan'ın bedenini son bir kez görmeye geliyorlar. Hayatımda ilk defa böyle bir ortamdayım. Elimden tutup zıplaya zıplaya beni annesinin tabutuna sürükleyen 4 yaşında bir kızın arkasında biraz salaklaşmış bir kafayla yürüyorum.

Çocuk resimleri ve oyuncakların da yer aldığı bir tabutun içinde Siobhan... hayır, aslında Siobhan değil de ona çok benzeyen güzel bir kadın.
Belki de bu şekilde bir gelenek yaratmalarının nedeni bu: Gidenden geriye kalan, gidene benziyor ancak onun artık "O" olmadığını ilk bakışta anlıyorsun. Ölümü reddetmek imkansızlaşıyor; "Gerçekten de gitmiş" diyorsun.

*  *  *
"Annem öldüğü için hareket edemez ve bizimle konuşamaz" diyor, minik parmağını annesinin yüzüne yaklaştırarak.
"Peki, biz konuşunca duyar mı?"
"Duyar."
"O zaman biz konuşsak, o dinlese, olur mu?"
"Olur."

(Tamam... Ne konuşacağız...)

"Bu resmi sen mi yaptın Ella? Bunu da kardeşin yapmış, ha?"
"Evet"
"Çok güzel olmuş! Annen kesin çok beğenmiştir."
"Evet"
"Bu bebek senin mi peki?"
"Evet"
"Ne kadar da sana benziyor! Annene mi verdin?"
Gururla gülümsüyor.

Siobhan'ın manevi babası Gilles'e sarılıyorum. O kadar uzun ve sıkı bir sarılma ki bu, dikkatim dağılıyor ve bana olan oluyor... Ağlamaktan daha az sevdiğim bir şey varsa o da insanların yanında -ve daha fenası, çocukların önünde- ağlamaktır.

*  *  *
Mezarlıktayız.

Kar hafif hafif yağıyor, beyaz kelebekler gibi. Yüzümüz tabuta dönük, ayakta duruyoruz. Rahip bir şeyler okuyor. Babasının ve anneannesinin elinden tutmakta olan Ella bir an dönüp arkasına bakıyor. Göz göze geliyoruz. Normal şartlarda bile beklenmeyecek büyüklükte bir gülümseme koyuyorum yüzüme. 32 diş değil, resmen 45 diş, kulaklarıma kadar gülüyorum.
O da gülüyor. Yüzünü tekrar annesine dönüyor.

*  *  *
Mezarlıktan sonra Siobhan'ın anne-babasının evinde toplanıyoruz.
Üzülmek sadece bir his değil, bazı durumlarda yorucu, hatta iflahı feci zorlayıcı bir "eylem": Dinlenmek için üzülmeye ara vermek zorundasın.

Bir dönem perküsyonla uğraşmış olan Siobhan'ın anısına tencere, çanak ve başka bir çok türde mutfak eşyası çalıp kafaları dağıtıyoruz.
(Bu gürültü çok iyi geldi yalnız. Arada yapmak lazım.)

"Cenaze çiçeklerini seçerken Siobhan'a son bir şaka yapmayı düşündüm. Kalp şeklinde çelenk yaptırsam, tabutun yanına koysam, dedim."
"Hahha baba, yapsaydın Siobhan çok pis sinirlenirdi."
"Hahaha biliyorum, kalp seklinde çiçek demetlerine sinir olurdu. Yapmadım, ama yaşasaydı ne tepki verirdi onu düşündüm, bir gülme geldi."

*  *  *
Siobhan'ı sinirlendirdigi söylenen bir şey daha geldi şimdi aklıma: Isminin yanlış söylenmesi. Aman lütfen, okurken "Şevan" diye telaffuz ediniz. Pratikte emin değilim ama teoride hala kızıyor.

*  *  *
Onunla konuşmalarımı hatırlıyorum. Sözleri, soruları, yüz ifadeleri, komik bulduğu şakalar, sevdiği  diziler, hastalığını espriye vurarak anlattığı zamanlar, masum aile dedikoduları, şerefe kaldırdığı pahalı viski, çocuklara kızdığı zamanlar, güldüğü zamanlar,...
Çok garip. Çok çok garip. Bir varsın, bir yoksun.

Hadi bedenimiz yok oluyor, olabilir... Peki ya bin bir zahmetle yaratılan onca fikir, düşünce, hayaller, dilekler, tecrübeler... Bunlar da mi ölüyor beden iflas edince?
Beden çürür toprak olur. Peki, öldüğümüz zaman hayallerimize ne olur? Düşüncelerimiz nereye gider, neye dönüşür?

*  *  *
Hastalığını öğrendikten sonraki son tatil yolculuğunu benim ülkeme yapmıştı. 

"Ayça, sen hiç Asya kıtasına gittin mi?"
"Ekim'de oradaydım, Antalya'da. Antalya Asya'da. Sen de Alanya'ya gittin ya Siobhan. Asya işte orası."
"Haaaa, Asya'da ha! Uzak Doğu gibi değildi."
"Evet, ama teknik olarak Asya."

Yüzünde 'Vay anasını, ben Asya'ya da gitmişim!' der gibi bir şaşkınlık.
(Kanadalılar Türkiye'yi teorik olarak "Avrupa" kabul ediyor.)

*  *  *
Siobhan'dan (gitmeden 2 hafta önce) bana bir kaç dizi tavsiye etmesini istedim.
"Doc Martin ve Downton Abby. İkisi de çok güzel. Ama sen önce Doc Martin'i izle. O daha komik."

Inouk, Siobhan'ın en büyük kardeşi, benim erkek arkadaşım, şu anda Downton Abby'yi izliyor. Doc Martin'in bütün bölümlerini bitirdi bile.
Keşke Siobhan'a bir kaç dizi daha sorsaydım.

*  *  *
Siobhan'ın Youtube'da bir çok videosu var. Onu tanımadığınız için sanırım bu postumda asağıdaki videoya yer vermem en uygunu olacak. Manevi babası Gilles'le yaptığı 3 Eylül 2012 tarihli ropörtajında Siobhan uçaktan paraşütle nasıl atladıklarını anlatıyor.

Konuşmalar İngilizce ve altyazısız, ama görüntüleri anlamanız için aynı dilde konuşmanıza -bence- gerek yok. İzleyin, anlayacaksınız.


January 06, 2014

Hello, My Name Is...

If you say something 40 times, it comes true. (Turkish idiom)
This is why we Turks avoid talking about genies and demons. If you talk about them more then necessary, they pay you a visit, some folks say... Okay I better change the subject now.

Another scary occurence other than demons could be having a naff name, so that you wouldn't grow to a cool person for your not-quite-cool name is repeated over and over and over... all your life.
Let's say your name is Unwanted, which happened to be a real human name for more than 200 girls in India! Wouldn't life be quite tough when you apply for jobs?

*   *   *   *
While checking some name websites, I appreciated my name again. What a cool name I have, gosh, couldn't have a better one! But I found some amazingly ridiculous names, laughed, and in the mean time felt bad for the kids... The website is http://www.stupidkidnames.com/. Check it out when you are not in your mood. It is hard to believe these names were really given to babies. Here are some examples from this site:

Ahaiyannah (Huh?)
AlyxZandyr (Sounds familiar)
Brick (Strong?)
Cactus (Sounds like a grumpy person)
Carbon (Why?)
Chaos (These parents are looking for trouble)
Chrysler (You could pick a better car, mom!)
Cymphone (A musician is coming)
Eighty (Why??)
Facebook (A man in Egypt named his son Facebook)
Hemi (A type of vehicle engine, it means.)
Hooker (Given to a boy baby.)
Hopper (When the mother was interviewed, she blamed her husband for the choice of this name.)
Jabbaraneisha (Must be Gibberish family from Gibberland)
Kermit (I wonder how Kermit's future girlfriend will introduce him to her parents.)
Kiler (WHY??)
Messer (It will mean a lot for his teachers at school)
Monoxide (A scientist is coming)
Ohia (Oh!)
President (High expectations on the baby, huh?)
Rysk (Some parents are truly realistic)
Squirrel (Imagine Squirrel grows up and applies for a CEO position...)
Sulfura (Sounds stinky)
Travesty (WHAT?!?!?!!!)
Unwanted (Check this: http://gawker.com/5852430/please-dont-name-your-daughter-unwanted)
Yeti (Why why why...?)
Zeppelin (It happened to be a girl name...)

Human genius amazes me... (Sigh)

*   *   *   *
I enjoyed reading Freakonomics, written by Steven D. Levitt and Stephen J. Dubner. It is an unusual economics book due to the subjects it focuses on, such as: why most drug dealers live with their moms, how teachers and sumo wrestlers cheat, what the links are between children names and socioeconomics, etc.

Here is a true story from the book: In 1958, Robert Lane decides to name his baby son "Winner". Three years later, he gets his seventh and last child, and names him "Loser". The kids follow the opposite paths in life: Winner Lane succeeds(!) in having a long criminal record of three dozen arrests including burglary, domestic violence, trespassing, etc.; while his brother, Loser, finishes Lafayette College, joins the New York Police Department and becomes a sergeant.

Levitt and Dubner explain that children's names tell a lot about their families. Parents prefer names matching with their education, income and IQ levels. Babies, blessed with parents who have healthy genes and high-quality living standards, often have not only reasonable names but also opportunities of having proper education for a good life. That is why they do better at school -Levitt interprets the proper and odd names statistics. Spelling mistakes (like Jazmine, Jazmin, Jasmin,...), unique names (like Unique, Uneek, Uneeqkee,...), and ridiculous names (like Temptress, which was a mother's misspelling accident) are often preferred by parents with low income and intelligence... and maybe also a bad sense of humor, as in the Lane brothers' case.

By the way, Jasmine is the correct spelling.

*    *   *   *
No offense, these are just statistical results. You better be cautious when naming your child. Check the dictionary, make sure you are spelling it right. If Metallica is the name you always dreamed for your baby (It happened to be a real human name, too.), just find people who have brains, ask for their opinion, take their advise and find a normal name. Just a normal name, for God's sake...

But if you are still looking for an unusual name and you want it to be cool, I recommend my name, Ayca. (For girls!)

December 30, 2013

Bu yılı da sağ salim atlattık

"Yarın ablamla nasıl ölmek istediği hakkında konuşacağız. Bu konuda fikrimi almak istediğini söyledi."
"Çocukları öğle uykusuna yatırdıktan sonra mı?"
"Evet. Bence en uygun zaman."

*
ALS'yi bilir misiniz? Amyotrophic lateral sclerosis. Türkiye'de Sedat Balkanlı'nın hastalığı olarak biliriz biz bu hastalığı. Ben şimdilerde erkek arkadaşımın ablasının, kızıl saçlı güzel anne Siobhan'ın hastalığı olarak biliyorum.

"Ona ne söyleyeceksin?"
"Sadece karar vermesine yardımcı olacağım."
"Nasıl?"
"Bilmiyorum. Ölmüyorum ki bileyim."
"Bence o da bilmiyor."

*
Tanıdığım herkes 21. yüzyılda ölecek. Ama öleceği doktor tarafından teyid edilen hastalara, sanki şanssız bir azınlığın mensubu imişler gibi bakıyoruz.
Sanki doktor raporu olmadan ölünmüyor. Sanki ölmek sadece bazılarının başına gelen bir olasılık.

"Nasıl ölmek istediğine karar vermek zorunda olmak aslında bir ayrıcalık olabilir. Ben de ölecegim ama 'Yanarak ölmek istemiyorum' diye bir istekte bulunamıyorum mesela. Çünkü soran yok. Çünkü hasta yatağımda değilim. Arabaya, uçağa, trene biniyorum ve gece karardıktan sonra bile sokaklarda olmaktan çekinmiyorum. Ölümün bana ulaşabileceği binbir tane yol var... Eninde sonunda, o yollardan biriyle ölüm varacak bana. Sana da varacak. Kesin bilgi."

"Ne dedin? Dinlemedim pardon."
"Önemli değil. Neyi arıyorsun?"
"Bilgisayarımın kablosunu bulamıyorum."
"Koltuğun arkasında."

Biliyorum aslında duyduğunu; duymak da düşünmek de istemediğini... Kardeşi ölüme hazırlamak, ölüme hazırlanmak gibi bir şey olmalı.

*
"Öleceğiz" derken zaten bildiginiz bir şeyden bahsediyorum. Yani farkında olsanız da olmasanız da doğan herkes ölüyor. 100% kanıtlanmış, sapına kadar bilimsel, istatistiksel bilgi.

Siobhan'in yaşadığı bir yıl daha bitiyor yarın. Yaşayarak atlattı 2013'ü, 2014'e biraz daha az umut bırakarak.
Yeni yılın sevdiklerimizle beraber sonunu sağ salim getireceğimiz bir yıl olmasını diliyorum.