August 13, 2012

Canlılar Dünyası 101

Beş gündür kamptaydım. Elektrikten, sıcak sudan, sifonu çeken tuvaletten, yatak-yastıktan uzak. Bu tür şeylere çok düşkün olduğumu bilirdim de yoksunluğa bir kaç günde alışacağımı bilmezdim. Duş almak, mesela. Her sabah yaptığım şey, yoksa kapı dışarı çıkmam. Ama kampta 3 günlük pislikten sonra 4. günün pisliği sorun olmaktan çıktı, sıradan bir durum oldu.

Alışmak... herşeye... mümkün gibi görünüyor. 

At sinekleri hariç!

Yakaladı mı derini cüssesine uygun bir lokma kadarıyla götürüyor. Allahtan işini hızlı göremiyor. Konduktan sonra nedense 2-3 saniye kadar bekliyor paşa. Kesici-delici aletlerini mi hazırlıyor nedir... Ön ayaklarını birbirine sürtüyor sanki ziyafet öncesi ellerini ovuşturur gibi.
Isıramadılar beni, ısırtmadım! Sürekli hareket ettim, Yıldız Tilbe tarzı dans figürlerimle atlattım onları.




Sivrisinekler
Son aldıgım duyumlara göre sabun/ parfüm/ şampuan/ krem kokularına geliyorlarmış.

Çadırda uyumak.
Gerekli malzemeler: Uyku tulumu, uyku tulumunun altına koymak için şilte, çadır ve çadırın üstüne yağmurdan koruyucu kılıf.
Ağustos'un tipik kavurucu bir gününde vardığımız kamp alanında gece yarısı şimşekler eşliğinde yağmura tutulduğumuz için tecrübe konuşuyor, dinleyin: Yağmur! Yağabilir! Çadırlar ancak sinekleri dışarda tutmaya yeter, yağmurda üstüne koruyucu kılıf şart. Bütün çantalarınız ve uyku tulumunuzla sucuk gibi ıslanmak istiyorsanız o başka tabii.

Çöplerrr...
Vahşi doğada kalmaktan bahsediyorum: Çöp bidonu yok. Organik artıkları kamp ateşine atıp yakabiliyorsun. Konserve kutusu, naylon ambalaj gibi yakarak yok etmesi mümkün olmayan artıklar ise yemeğin sonunda pis pis sırıtmaya başlıyor. Türksen, çöpünü sağa sola fırlatma alışkanlığından seni kimse vazgeçiremez, biliyorum. Ama ben Kanadalarda asimile olmuş bir Türk olarak çöpümü ağzı sıkı kapanan naylon torbalarda taşıdım, ta ki medeniyete kavuşup bir çöp kutusu buluncaya kadar.
Sen de yap. Bak elin memleketleri tertemiz.

Yemek
Kampdaşlarım yemekte kesinlikle lezzet arayan, eti şarapsız, sandviçi hardalsız yemeyen jonjonlar -ha biri de erkek arkadaşım olur. Benim tam tersim yani: Ver elime kaynamış yumurtayı, salatalığı ve yulaflı bisküviyi, öğle yemeği yaparım. Ama işte kampdaşlık faktörü malum, anca beraber kanca beraber. Şarap şişelerini de taşıdık, etleri koyduğumuz buz kutusunu da, tencere tavayı da.
İlk kamp deneyimim olduğu için hazırlık aşamasında pek bilemedim. Ama şimdi biraz fikir sahibi oldum kamp yemeğine dair. Gelecek sefere şunları hazırlayacagım:

 + Kuru ve taze meyveler
 + Çukulata, fındık, fıstık, badem, ceviz, vs.
 + Salatalık, domates, havuç, patates, marul, vs.
 + Tuz, karabiber, pul biber, vb. baharatlar
 + Ekmek, peksimet, bisküvi, kek, kurabiye, vs.
 + Kaşar peynir, zeytin, kaynamış yumurta, vs.
 + Konserve balık, vb. uzun dayanan etler
 + Kahve / Sıcak çukulata / Çay
 + Makarna
 + Kaynamış mısır

Yemeğin bir de pişirmesi var.
Bulundurulması gereken araç-gereç: Küçük tencere, kamp tüpü, kuru gazete kağıdı, çakmak, hafif kap-kaçak, çatak-kaşık-bıçak, termos, doğada kolay çözünebilen (biodegradable) bulaşık deterjanı.
Kuru gazete kağıdı, mangal yakarken ateşi tutuşturmak için.

İçme suyu
Kamp yerine ulaşmak için Clearwater nehrini boydan boya kanoyla aşmamız gerekti. Su gerçekten clear'dı, yani berrak, ama "Zorda kalmadıkça içme" dedi yine benim tecrübeli kampdaşlarım. Biri yanında süper marifetli bir şey getirmiş: 20cm boyunda bir içme suyu pompası. Seramik filtreleri sayesinde suyu öyle iyi temizliyor ki, içtiğim suyun tadı normalde şehirde kullandığım içme suyundan bile güzeldi.

Yağmur
... güzeldir, romantiktir, ama tedbirli değilsen kampta hayatını karartır. Çadır kılıfını söylemiştim. Sırt çantaları da yağmur geçirmez olmalı. Yağmurluk lazım bir de.
Gölde kürek çekerken öğrendim ki British Columbia'da yağmur ormanlarındaymışız. Kanada'da yağmur ormanı olduğunu o ana kadar bilmiyordum. Kampdaş bu bilgiyi benimle paylaşırken yağan yağmur kanomuzun içini suyla dolduruyordu...

Ayaklar
Ormanda hoplayıp zıplarken spor ya da dağ ayakkabısı tamam şart; ama çadırı kurup yemeğe otururken ayakların "Çıkarın bizi burdan!" diye ağlayacak, yemeğini zehir edecekler sana. Flip-floptur, sandalettir,... lazım.

Tuvalet 
"Evinde en çok neyini özledin?" sorusuna cevabım.
Yağmur ormanında çöp bidonu yoktu ama tuvalet kulübeleri vardı -tabii ki sifonsuz. Yere çukurlar kazıp tepelerine alafranga klozetler oturtmuşlar. Son gecemizde kaldığımız Mt. Robson'da sifonlu tuvalet ve duş kabinleri görünce sevinçten ağlayacaktım az kalsın.
Anladım ki kamp var, kamp var... ve bir de benim gibi pimpirikli kampçı var, kampçı var.

rtü-böcek, ayılar, kurtlar, mantarlar, vs.
Kamp yapmak demek, benim için "daha önce yakından tanışma fırsatı bulamadığım yaşam formlarıyla ziyadesiyle içli dışlı olma durumu" demekmiş.
Herşey potansiyel olarak CANLIydı: Ağaçlar, otlar ve küçük canlılarla dolu olan toprak-hava-su. Canlı içermediğini bildiğim nesnelerin ise hepsini biz evden getirmiştik: Çantalar, çadırlar, ayakkabılar, su mataraları, vs. Acaip bir his: Herşey canlı, herşey yabancı,... öyle yabancı ki, kendimi canlılar dünyasına ait değilmiş gibi hissettim.

Bir dahaki tecrübe fırsatına kadar aşağıdaki DOĞAL HAYATTA YAPILMAYACAKLAR listesini aklımda tutacağım:
 -  Durgun sulardan içme (Susuzluktan ölmek üzere değilsen)
 -  Bilmediğin şeyi yeme. Hatta bilsen de yeme. Bir parça yabani mantarı "Ben bu türü çok iyi bilirim, zararsız" diyerek ağzına atan Inouk'u hatırla...
 -  Güneş kremsiz dolaşma (Burnuna da sür!)
 -  Sabah-öğle-akşam ne yiyeceğini kampa başlamadan önce planla; planın dışına çıkma.
 -  Çöpünü kokusu dışarıya çıkmayacak şekilde sakla ve açıkta yemek bırakma. (Ayı gelir)
 -  Cep telefonuna güvenme: Saat tak.
 -  Anlaşamadığın insanla kampa çıkma.

Daha tecrübelendikçe yazarım.

2 comments:

Anonymous said...

Waww bu yazıdan sonra sanırsam kampa gitme fikrinden vazgeçtim. :D biraz zahmetli ve yani evimde otursam da olur tarzında bir düşünce oluştu bende. Sana da kolay gelsin. :D

ayca said...

En iyisi Turk usulu "kendin pisir kendin ye" :)