August 19, 2012

Havaalanında Blog Analizleri

Çok blog okudum bu aralar. Bambaşka bir dünyaymış bloglar. Sevdim.
Calgary'de Amsterdam uçağımı bekliyorum. Bir sürü blog okudum, önümde hala saatler var. Biraz da yazayım bari...

*   *   *   *   *
Şu ana kadar okumuş olduğum blogların bazıları, sahipleri tarafından ağlama duvarı haline getirilmiş durumda. Bazı bloglar öyle arabesk ki sanırsın yazan 7/24 ağlıyor.

Kendimden bildiğim kadarıyla: Yazmak bazen ağlamaya eş bir etki yaratıyor. Acı ağlayınca azalıyor ya, yazınca da azalıyor. Yani ağlayamıyorsan yaz, kurtul.
BLOG yazmanınsa ağrıyı azaltmanın yanında sosyal bir artısı var: Sadece yazıp içini dökmüyorsun, bir de dökülenleri dünya alemle paylaşıyorsun. Yalnızlık bitiveriyor.

Ama her seçim bir kaybediştir -demiş Jean J. Rousseau. Acın varken yalnız kalmak istemiyorsan, seni yaralı görmekten mutluluk duyacak insanlarla karşılaşmayı göze alacaksın.

*   *   *   *   *
Aynı blogda farklı bloggerların birbirlerine hitaben yazdıkları postları yayınlamaları pek sık rastlanan bir durum olmasa gerek.
Sadece bir blogda gördüm bunu: Artık yazmamaya karar veren bir blogger, A (Adını vermiyorum çünkü bu sıralar dikkat çekmek istemediğini düşünüyorum) ve onun blog dünyasından ayrılmasını istemeyen dostlarının yazıları. Kim kime ne söylemiş'ten ziyade beni düşündüren bazı fikirler aldım A'dan.

Teşekkür ediyorum ona -beni düşündürdüğü için. Mesela demiş ki:
... gerçek olmak çoğu zaman bir kazanç olsa da, darbeyi yediğin zaman ölümcül yaralar açabiliyor. Hiçbirimiz yenilmez değiliz ...zayıf noktalarımızı biraz olsun gizlemeliyiz. ...

Başıma ne geldiyse şeffaf olma merakımdan geldi (blogda değil, genelde) Çünkü utanacak bir şeyim yok, neden saklayayım, dedim. Ama diğer oyuncular kartları kapalı oynuyorsa, senin kartlarını açmanda ne aferinlik bir durum var, ne de kazanma ihtimali yavrum (kendime diyorum).
Bu önemli bilgiyi neden ısrarla unutuyorum bilmiyorum ama A sayesinde bir kez daha (ve istisnai olarak: canım yanmadan) hatırlamış oldum.

Kartlar kapalı oynamak lazım...

*
Durumu soğukkanlılıkla ele aldım ve dedim ki "Aaaaaaa! Postlarımı hemen gözden geçirmeli ve belki de silmeliyimmmm! Hemeeeennnn!"

İlk iş olarak blogumun web adresini değiştirdim, çünkü eskisinde kimliğim kabak gibi ortadaydı.
Sonra bloglarımın bazılarını silmek istedim. Okudum bütün yazılarımı: hiç birine kıyamadım. Bir kaç küçük paragrafı sünnetledim sadece.
Zaten süregiden bir mutsuzluk yok hiç bir yazımda. Ben tatsız olayları gelip geçtikten sonra di'li geçmiş zamanla anlatmayı severim. Şimdiki zamanda sıkıntım olduğunda ortadan sözlü/yazılı kaybolurum.
(Uzun süre yazmazsam polisi arayın!)

Resim koymuştum. Gazetelerin köşe yazarları gibi çıkmışım baş hafif yana eğik, otuz iki diş American smile... Niye? Kendimi Ayşe Arman sandım galiba.
Ve aldı beni bir düşünce: bunun yerine acaba ne resmi koysam...


*   *   *   *   *
Sosyal medya insanlarda hangi ihtiyacı gideriyor konusu üzerine incelemeler yapılmıştır kesin.
Ve varsa bence okuyan olmamıştır; çünkü ortalama insan, davranışlarının altında yatan bencil nedenleri keşfetmeyi sevmez.

Bana sorarsanız... Sormazsanız da farketmez, söyleyeceğim: Var olmak için yazıyoruz.
Varız, tamam da; daha çok, ÇOK DAHA ÇOK VAR olmak için yazıyoruz. Varlıgımızın altını çiziyor, üstünü fosforlu kalemle boyuyor, çerçeveliyor ve duvara asıyoruz onu -yazarak.

Descartes düşünüp "...o halde varım" demiş, ama bu eylem herkesi tatmin etmemiş: Düşünmek sessiz, renksiz, kokusuz bir şey. Nereden bileceğim, ya düşünmediysem? Ya düşündüğüme inanmazlarsa? Düşünmediğimi zannettikleri zaman ya yok olursam?
 
Hmm, ne yapmalıyım, ne yapmalıyım... Seviyorsam aşkımı ağaç gövdelerine kazımalıyım... Depremden korkunca ya da sıcaktan bunaldıysam Facebook'a yazmalıyım... Yeşil ojeli ellerim güzelse fotoğraflamalıyım... Günlük yerine blog yazmalıyım, çünkü kelimeler daha görünür, daha somut, daha yüksek sesli orada.

*   *   *   *   *
Mutsuz bloglardan bahsederken bütün blogları kastetmedim tabii ki. Moda blogları var, yemek blogları, gezi blogları,... Kişisel olan, ama kişilerin iç değil dış dünyalarını anlattıkları bloglar bunlar. Genellikle resim ağırlıklı postlar. Benim yazma tarzım değil ama böyle bloglarda dolaşmayı seviyorum.

Ne kadar çok oje postu var öyle! Üşenmemişler, mor, mavi, yeşil, kahverengi, sarı... sürüp sürüp koymuşlar fotoğrafları. Benim bir postu yazmam en az iki gün sürüyor, sonunda o kadar yoruluyorum ki resim mesim koymadan basıyorum sayfaya. Sonra da diyorum "Amaaaan bu kadar uzun yazıyı kim okur, ne bu bari bi' resim koy renk gelsin!" 

Seviyorum o oje bloglarını. Bazen diyorum "Ne biçim sürmüşsün kız, taşırmışsın. Ben sürseydim sana."

*   *   *   *   *
İsim vermeden konuşuyorum ya, oh yaya yaya yapayım yorumlarımı:
 
 = Elişi-dikiş-nakış bloggerları! Kıskanırım sizi ben. Bir kaç blog var büyük saygıyla takip ettiğim. Blogdan bloga atlarken bazen görüyorum dandik tasarımlar da var ama onlar da hoş yani. "Bunları yaptım, öyleyse ben varım" diyorlar, bıcır bıcır.

 = Şiir bloggerları, bazen alt alta iki kelime yazıyorsunuz, altına da Google'da bulunmuş dana kadar bir resim. Hee al sana sanat... (Picasso'nun resimlerine bakıp "Bunu ben de yaparım" diyenlervari bir yorum oldu bu galiba)

 = Gerçek ismini kullanan yazarlar çok az. Daha dikkatli yazıyorlar gibi geliyor bana, yani küfürsüz, dedikodusuz, espriler az ve öz.

 = Saygısızca bir yorum yapmak istemem ama bazı bloggerlar bana yüzünü kapatıp vücudunu açan Arap dansözleri anımsatıyor: Kimlikleri tamamıyla kapalı ama kelimeleri çırılçıplak, bol selülitli, arsız.

 = Blog arşivi iki yıldan eski bloggerlar, benim gözümde yüce varlıklar. Böyle para getirmeyen bir işte istikrarı elden bırakmamışsan aslansın.

 = Bir de postları Türkçe yazıp blogun adını İngilizce koyanlar var, nasıl sinir oluyorum, nasıl... Türkçe'nin suyu mu çıktı? Bir tanesini biliyorum mesela çok yakinen... BEN!

A View from the Moon adı, Arthur Miller'ın "A View from the Bridge" oyunundan geliyor. Adım hilal anlamına geldiği için sonunu Moon olarak değiştirdim. Bu oyunun çok önemli bir yeri var hayatımda -başka bir postta anlatırım belki.


*   *   *   *   *
Amsterdam'dayım şimdi. Bu postu düzenleyip yayınlamam zaman alacak.


Neler geldi başıma: United Airlines beni uçağa almadı, valizimle sap gibi kaldım mı havaalanında Cumartesi sabah 5'te! Amerikan vizesi olmadan ABD'de aktarma yapamıyormuşuz biz Türkler.
Aman bilet alırken dikkat: Amerikan vizeniz yoksa Amerika üzerinden aktarma yapacak şekilde yolculuk planı yapmayın. Ödeme yaparken uyarmıyorlar.

5 comments:

mor atölye said...

sevgili Ayca, blog analizin çok hoş olmuş, özellikle "Arap dansöz" benzetmene koptum...:) bu arada izleyicin olmayı bihayli denedim ama olmadı, tekrar deneyeceğim...

Anıl Özer said...

:)) Ayca Sevgiler..

ayca said...

Yakalandigima sevindim :))

Balık said...

var oluşlarını yalnızlıklarını başka bir boyutta kendilerini yalnızlığa mahkum bırakarak gidermeye çalışan insanlarla dolu sanal platformlar. :)
Olmak istedikleri kişi gibi görünebilmek adına, yahut günlük hayatta yansıtamadıkları kişilikleri adına herşey...
herkes farklıyken herkes ne kadar farklı olabilir ki?

ayca said...

Bence de.
Sevim Gozay'in verdigi guzel bir roportaj var Egoistokur'da. Degindigin konuya o da deginiyor:
http://egoistokur.com/bazilari-sicak-sever-sevim-gozay-marilyni-hatirliyor/