"Olduğum yerde kadehimi bitirdim. Kucağımda halamın şalı, yelpazesi, saplı dürbünü, dış salonun arkasındaki odada büyük baldızımın avaz avaz söylediği şarkıları dinlemeye başladım."
"Yarabbim ne emniyetti o! Nasıl bağırıyordu! Nasıl kendinden memnundu! Ve o bağırdıkça bütün etraf onunla beraber coşuyordu! Beni görür görmez coşkunluğu bir kat daha arttı. Ortada mor elbiseleri içinde olduğundan şişman ve çirkin, fakat yine de garip bir şekilde sevimli, küçük bir fil yavrusu gibi yüksek ökçeli iskarpinlerinin üstünden etrafındakilere doğru -şüphesiz korsası yüzünden- güçlükle eğile eğile, parmaklarını çıtırdata çıtırdata okumakta olduğu şarkı bitince, alkışları bile doğru dürüst beklemeden benim yıllarca kendisine öğretmeğe çalıştığım halde muvaffak olamadığım bir semaiye başladı. Zavallı semai acemi terzi eline düşmüş Hint kumaşı gibi gözümün önünde doğrandı gitti. Bu tahribat hayran dinleyiciler tarafından aynı şekilde alkışlandı. Bu sefer halamın eşyasını, yanı başımda duran Ekrem Bey'e devrettiğim için alkışa ben de katılmıştım. Semainin arkasından Dede'nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hale giremezdi. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. Fakat bu musiki değildi artık! Bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. Ikisini de askerliğimde Şeytan Dağları'nın yalnızlığında sık sık dinlemiştim. Maya, bölüğün neferlerinin ağzında, yıldızlarla konuşma gibi bir şeydi. Onların erkek seslerinden bu keder taştı mı, bütün tabiat canlanırdı. Halbuki büyük baldızımınki..."
...
Yukarıdaki iki paragraf Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" romanından alıntıdır.
Keyifli bir kitap. Kahkaha patlattıran değil de, dudaklarınızın kenarlarını okuduğunuz sürece kıvrık tutan cinsten.
Şu hayatta Hayri İrdal mı olmalı, Halit Ayarcı mı? Işte bütün mesele bu.
Ve ben bu meseleyi öyle manyakça bir ciddiyetle düşünüyorum ki...
July 11, 2014
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
May 27, 2014
Bu blog SIKICI bence
Neresinden kessem, neresini yapıştırsam... Şahsen okurken hiç beğenmiyorum yazılarımı.
Okuyan var mı kontrol etmiyorum ama merak da ediyorum aslında. Adamlar hangi postun hangi bilgisayardan okunduğunu iki tıkla bil diye sistem koymuş. Bakmıyorum, demek ki merakım çok kuvvetli değil..
Hep üşengeçlikten... Belli, üç noktada bile üşenip iki nokta koyuyorum.
Ben bu kadar sıkıcı değilim sanıyordum ama yazılarım niye böyle? Şeytan diyor hepsini sil komple kapat başka birini aç onu da batır...
İç sesim: "Bu kız saçı uzasın diye kuaföre gitmeyi keseli beri başka şeylerden sıkılıp bozar oldu. Bir kuaföre mi gitsen sen?"
Hayır hayır! Yeniden uzun saçlı olmak istiyorum!
Postlarımı kısaltacağım. Bence çok uzun ve şekilsizler.
Okuyan var mı kontrol etmiyorum ama merak da ediyorum aslında. Adamlar hangi postun hangi bilgisayardan okunduğunu iki tıkla bil diye sistem koymuş. Bakmıyorum, demek ki merakım çok kuvvetli değil..
Hep üşengeçlikten... Belli, üç noktada bile üşenip iki nokta koyuyorum.
Ben bu kadar sıkıcı değilim sanıyordum ama yazılarım niye böyle? Şeytan diyor hepsini sil komple kapat başka birini aç onu da batır...
İç sesim: "Bu kız saçı uzasın diye kuaföre gitmeyi keseli beri başka şeylerden sıkılıp bozar oldu. Bir kuaföre mi gitsen sen?"
Hayır hayır! Yeniden uzun saçlı olmak istiyorum!
Postlarımı kısaltacağım. Bence çok uzun ve şekilsizler.
April 26, 2014
20'li yaşlarımın son gününden bildiriyorum
Kadınlık, (hala!) ayağıma büyük gelen topuklu
bir çift rugan ayakkabı gibi. Acele yürüdüğüm zaman dengeyi bulmada problem var.
Ben 30'da tam gelir sanıyordum.
*
20'li yaşlar ve 30'lu yaşlar... İki gezegen ne kadar aynı olabilirse o kadar aynı.
Bir tarafı öteki taraftan ayıran tek şey, şimdi benim için incecik bir tül perde.
*
Bir şeyi 40 kere söyleyince oldu kabul eden zihniyet, bana "kendini hissettiğin yaştasın" diye abuk sabuk konuşmasın, rreca ederim. Çoğunluğun, kadınları "çatır çatır becermelik", "cami gitmiş ama mihrap yerinde", "evde kalmış artık evlenmez", "gideri var" gibi yaş-mihrap ekseninden çık(a)mayan yorumlarla değerlendirdiği bir gezegendeyiz sonuçta hepimiz. Ne onlar bu eksenden çıkabiliyor, ne de onların dışında kalanlar dilediğince uzağa kaçabiliyor.
Bu "çoğunluk" insanlar birer beyin edinene kadar, ya da matematikçiler 30'u 20'ye eşitleyecek bir denklem geliştirene kadar "Ruhum hala 20 yaşında, lay lay" türünden gereksiz avuntulara prim vermeyeceğim.
Gereksiz; çünkü 20 yaşına dönmek isteyen de kim, haaaaahha! Ruh ve beden akran olmazsa nasıl anlaşacak?
Ve diğer bir "çünkü": 30'lu yaşlarında kadınlar saçmalıklara ancak gerekli olduğu hallerde inanırlar. Tül perdenin ardından şimdilik edindiğim izlenime göre bu böyle.
*
20'lerimin son gününü henüz yaşamaya başlamadım.
(Sabah saat 10 ve ben hala yataktayım, dersem daha net olur.)
Lezzetinin zirvesine varmış avokado gibi bir gün.
Ortasından ikiye keseceğim önce. Çekirdeğini çıkaracağım.
İki yarımın içine bıçakla derin olmayan kesikler yapacağım (baklava şeklinde, tercihim).
Kaliteli bir zeytinyağı gezdireceğim içlerine. Ve limon. Ve tuz. Ve karabiber.
Çekmeceden bir çay kaşığı alıp pencerenin önüne oturacağım.
Vaktinde yenen bütün avokadolar gibi bu eleman da yeşil ipeksi bir krema kıvamında kolayca gelecek kaşığıma.
Pencereden dışarı bakacağım. Elleri ceplerinde hızlı hızlı yürüyen bir adam göreceğim.
Ya da belki de kumral güzel bir kadın hoşuma giden bir pardesüyle süzüle süzüle geçecek.
En azından kar yağmıyor, diye sevineceğim.
*
Benim için özel, insanlık için öylesine bir gün.
Otuzuncu doğumgünümden bir gün önce ne açmamı bekleyen bir telefon, ne de cevap vermem gereken bir mesaj bekliyorum. Telekomünikasyonun yokluğunun keyfini çıkarmak niyetindeyim. Aranmak bazen daraltıyor beni. İnsanlar fazla gelmiyor da Facebook, Whatsapp, Viber, LinkedIn, telefon, e-mailler, o bip-bip sesleri, basmam gereken tuşlar falan filan fazla geliyor -bazen.
Bakınız yeni yaşım etkilerini şimdiden göstermeye başladı: Teknolojiden şikayet etmeler falan!
*
Saat 11. Burnuma yanık kokuları geliyor... Yoksa günüm mü yanıyor ne!
Kalkıyorum. Mükemmel bir avokado beni bekliyor.
Ben 30'da tam gelir sanıyordum.
*
20'li yaşlar ve 30'lu yaşlar... İki gezegen ne kadar aynı olabilirse o kadar aynı.
Bir tarafı öteki taraftan ayıran tek şey, şimdi benim için incecik bir tül perde.
*
Bir şeyi 40 kere söyleyince oldu kabul eden zihniyet, bana "kendini hissettiğin yaştasın" diye abuk sabuk konuşmasın, rreca ederim. Çoğunluğun, kadınları "çatır çatır becermelik", "cami gitmiş ama mihrap yerinde", "evde kalmış artık evlenmez", "gideri var" gibi yaş-mihrap ekseninden çık(a)mayan yorumlarla değerlendirdiği bir gezegendeyiz sonuçta hepimiz. Ne onlar bu eksenden çıkabiliyor, ne de onların dışında kalanlar dilediğince uzağa kaçabiliyor.
Bu "çoğunluk" insanlar birer beyin edinene kadar, ya da matematikçiler 30'u 20'ye eşitleyecek bir denklem geliştirene kadar "Ruhum hala 20 yaşında, lay lay" türünden gereksiz avuntulara prim vermeyeceğim.
Gereksiz; çünkü 20 yaşına dönmek isteyen de kim, haaaaahha! Ruh ve beden akran olmazsa nasıl anlaşacak?
Ve diğer bir "çünkü": 30'lu yaşlarında kadınlar saçmalıklara ancak gerekli olduğu hallerde inanırlar. Tül perdenin ardından şimdilik edindiğim izlenime göre bu böyle.
*
20'lerimin son gününü henüz yaşamaya başlamadım.
(Sabah saat 10 ve ben hala yataktayım, dersem daha net olur.)
Lezzetinin zirvesine varmış avokado gibi bir gün.
Ortasından ikiye keseceğim önce. Çekirdeğini çıkaracağım.
İki yarımın içine bıçakla derin olmayan kesikler yapacağım (baklava şeklinde, tercihim).
Kaliteli bir zeytinyağı gezdireceğim içlerine. Ve limon. Ve tuz. Ve karabiber.
Çekmeceden bir çay kaşığı alıp pencerenin önüne oturacağım.
Vaktinde yenen bütün avokadolar gibi bu eleman da yeşil ipeksi bir krema kıvamında kolayca gelecek kaşığıma.
Pencereden dışarı bakacağım. Elleri ceplerinde hızlı hızlı yürüyen bir adam göreceğim.
Ya da belki de kumral güzel bir kadın hoşuma giden bir pardesüyle süzüle süzüle geçecek.
En azından kar yağmıyor, diye sevineceğim.
*
Benim için özel, insanlık için öylesine bir gün.
Otuzuncu doğumgünümden bir gün önce ne açmamı bekleyen bir telefon, ne de cevap vermem gereken bir mesaj bekliyorum. Telekomünikasyonun yokluğunun keyfini çıkarmak niyetindeyim. Aranmak bazen daraltıyor beni. İnsanlar fazla gelmiyor da Facebook, Whatsapp, Viber, LinkedIn, telefon, e-mailler, o bip-bip sesleri, basmam gereken tuşlar falan filan fazla geliyor -bazen.
Bakınız yeni yaşım etkilerini şimdiden göstermeye başladı: Teknolojiden şikayet etmeler falan!
*
Saat 11. Burnuma yanık kokuları geliyor... Yoksa günüm mü yanıyor ne!
Kalkıyorum. Mükemmel bir avokado beni bekliyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)