December 18, 2012

Hikayeleştirmek üzerine

"Şiirimi sattım!" diyor. Mutlu.

"Nasıl, kitapta magazinde falan mı yayınlandı?"
"Yok, haklarını sattım. Yayınladıkları zaman altına benim adımı koymayacaklar, 'bilmemne bilmemne' kurulu falan yazacaklar. Çocuklara yazarlık eğitimi veren bir kuruluş şiirleri böyle satın alıyor ve ders kitaplarında kullanıyor."

"Neden yazarı bilinen eserleri kullanmıyorlar baba?"
"Eser sahipleri şiirlerinin yayınlandığı her sefer için hak talep eder. Bu kuruluş haklarını satın aldığı şiiri kimseye hesap vermeksizin istediği yerde yayınlayabilir. Ayrıca küçük çocukların yazarlık eğitiminde cinsellik, din, kan, savaş, öfke, ayrımcılık, vb. öğeler içermeyen şiirleri kullanmak istiyorlar. Böyle şiir bulmak zor olduğu için siparişle yazdırıyorlar."

Inouk da şiir yazar.  Meğer babasından geliyormuş bu eğilim.

"Ben edebiyat hocalığı yaptım, oğlum. Şiir nasıl yazılır, bunu çocuklara öğretirken onlara doğru yazılmış örnekler vermek gerek. Bir keresinde renklerle ilgili bir şiir yazma ödevi verdim. Hepsi yazdı getirdi. Dedim: 'Çocuklar, renkler güzel tamam da, bu şiirler olmamış'. Şiirin bir hikayesi olmalı. Renklerle insan arasında bir diyalog yaratabilirsiniz, ya da renkleri kendi aralarında etkileşime sokabilirsiniz. 'Kırmızı güzel, mor güzel...' demek yerine kırmızıyla morun icinde yaşadıkları bir hikaye yaratmalısınız."

"Aslında bütün sanat eserleri için böyle değil mi? Resimde de bir hikaye olmalı." diyor Inouk'un annesi.

Doğru. Sadece göze/kulağa hoş gelmek sanat olsaydı, benim yeni ayakkabılarım "sanat"; onları puantiyeli çoraplarla kombinleyen ben "sanatçı" olurduk.

*  *  *  *

Bende blog yazma hevesini uyandıran Egoistokur blogudur.

Gülenay Börekçi 2011'in En Çalışkan Bloğu seçilerek Bumerang ödülünü aldı. O ödül almadan bir kaç ay önce bloğunun müptelası olmuştum, ödül aldığını okuyunca hiç şaşırmadım.
Bu yılki ödül törenine konuşmacı olarak katılmış ve harika tavsiyelerde bulunmuş. Egoistokur'un 10 Emri blog yazısında da verdiği fikirlerden iki tanesi şöyle:

"Birbirinden ne kadar farklı görünürse görünsün sevdiğiniz, ilgilendiğiniz hiçbir konuyu ihmal etmeyin. Hepsi günün birinde muhakkak imdadınıza koşacak, blogunuzun daha zengin ve güzel olmasını sağlayacak. Bir kitap blogu yaptığım halde müzikten asla vazgeçmedim. Egoist Okur’un Efkar Karmaları galiba bu yüzden çok sevildi. Futboldan anlamıyorum ama emin olun bi parçacık bile ilgilenmiş olsaydım, blogumda görecektiniz."

"İyi blogların ortak özelliği içeriklerinin orijinal ve farklı olması. Bilgi veriyor ama bunu sıkıcı olmadan yapıyorlar. Ayrıca haberlerini, fotoğraflar ya da videoların da desteğiyle birer hikayeye dönüştürmeyi başarıyorlar."

Hikayeleştirmek, başka bir deyişle: dramatize etmek, yazmayı da okumayı da zevkli hale getirir. Hikayesi olan bir sembol, marka, şarkı, fotoğraf, hatta espri bile daha çok satar (Şu son kelimeyi kullanmamaya çalışıyordum ama işletmeci ruhum kontrolü ele geçirdi)

Egoistokur'un diğer emirlerini yerinde okuyun, derim.

December 11, 2012

Büyüyünce belki ressam olurum

Yağlıboya nasıl bi'şeydir; nasıl kokar; el atsam bir Dali'dir, bir Picasso'dur, bir Van Gogh'dur... onları anlayabilir miyim; onlardan biri olabilir miyim...
gibi sorular sormaktaydım ki...
dedim sormakla kalmayayım, şu işe bir el atayım. Attım.

Yaptığını göstermek benim için büyük cesaret meselesi: O yüzden MBA okudum. Hani biraz pazarlama öğrenirim, kendimi satmayı beceririm, dedim... ama nafile. Bazen karakter dediğin, o kazıdığın zaman altı yapışkan kalan ve yıka yıka izi çıkmayan etiketlere benziyor.
Hani oluyor ya, süslü kutusunu beğenip bir şey alıyorsun, kutunun üzerinde de dana kadar bir etiket. Takı kutusu yapacaksın, etiketini köşesinden usulcacık kaldırmaya başlıyorsun. Baktın temiz temiz çıkıyor, "Canım kutum beniiim!" diye sevinip hızlanıyorsun. Ana! Etiket yarısından sonra iz bırakıyor. Kazı, kanırt, ovala, sökülmüyor allahsız. "Hay keşke hiç çıkartmasaydım, kutuyu rezil ettim!" diye kendine kızıyorsun.
Çıkar çıkar, dert etme. Sıcak su-sabunla çok uğraşırsan çıkar. Ama ben niye bundan bahsediyorum ki?

Ne diyordum?
Evet, yağlıboya resim yapmaya başladım, lay lay lom!
İlk eserim:
Ekrandan 8 metre uzaklaşıp da bakarsanız lütfen, uzaktan daha güzel görünüyor.

*   *   *
Calgary Stampede'de çalışıyorum. Fuar, konser, festival, balo ve düğünler organize ediyoruz. Yine bir hafta böyle bir fuar organize ettik. Alanda dolaşırken baktım ressam olduğu anlaşılan bir hanım (ki sanatçı öyle ilk bakışta belli eder kendini) standında astığı resimlerin yanına boş bir tuval koymuş, üzerine de "Feel Free" yazan bir not iliştirmiş.
"Nedir bu?"
"İstersen resim yapabilirsin."

Heyecanlandım hemen:
"Öyle mi? Yağlı boya mı bunlar? Fırça nerede?"
"Fırça yok. Ben sadece bıçak kullanıyorum."

Bıçak dediği uca doğru sivrilen, kolaylıkla eğilecek kadar ince ve küçük bir spatula. İngilizce'de painting knife diye geçiyor.
Boyaya bulayıp tuvalde gelişi güzel gezdirmeye başladım.
"Öyle değil, fırça tutar gibi tutuyorsun. Dur sana göstereyim..." dedi.

"Bununla boyayı kontrol etmek zor değil mi? Fırçayla daha kolay olmalı."
"Yoo, çok kolay. Gördüğün bütün bu resimleri sadece bıçakla yaptım."
Başımı kaldırıp baktım ve "Waow!" dedim. Oradan ayrılırken elimde hanımın kartı ve en yakın zamanda vereceği workshop'un broşürü vardı.

Yukarıdaki resmi Eylül'de bir haftasonu katıldığım 6 saatlik workshop'ta yaptım; ressam hoca Glenda Savard'ın önceden yaptığı bir resme bakarak ve direktiflerini takip ederek. 12-13 kişilik sınıfın çoğu benim gibi tecrübesizdi.

Elimde daha tonla boya var. Çok hoşuma gitti, sardı bu iş beni! Yaparım daha, yaparım.

December 04, 2012

Sevmek ve Öküzlük üzerine

Seni seviyorum
...dediği zaman birisi, "Neden?" diye sordunuz mu hiç?

Ben sordum.

♥   ♥   ♥
"Beni sevdiğini nereden biliyorsun?"
Bu soruya mutlak doğru bir cevap yok. Yanlışlığından emin olduğum bir cevap aldığımı da hatırlamıyorum.

Ama öyle bir his oluyor ki... Hani bilgi yarışmalarında yarışmacının yanıtı yanlış olunca DAAAAT! diye hoş bir seda verirler, hah işte o sesi veresim geliyor bazen.

♥   ♥   ♥
Erkek arkadaşım akıllı çocuk, arıza manitasının arıza sorularına maruz kalmamak için bir çözüm yolu geliştirmiş: Artık "Seni seviyorum" demek yerine, "Sen beni seviyorsun" diyor. Manitası "Neden?" diye soramıyor haliyle.

Ama, heyhat, akıllı hatunum ben; bu sefer sırıtarak şunu soruyorum: "Nereden biliyorsun?"
"Çok belli ediyorsun."
"Öyle mi??"
"Öyle."

"Seni seviyorum" 'u "Seni seviyorum" demeden söyleyebilmesini biliyor ya, işte en çok bunu seviyorum ben.

♥   ♥   ♥
Arızayım, evet. Sorguluyorum.
Ama sevgiyi değil, sözcükleri sorguluyorum. "Seviyorum" kelimesini ağızlarına sakız yapanları. Anlamını hissetmeden, ağız ishali olmuş papağan gibi ha bire kelimeleri ardı sıra dizip...  

♥   ♥   ♥
Sevmek, sübjektif bir olay. Herkes kendi tarzında sever. Düzgün sevmiyor diye manitaya format atıp karakteri tekrar yükleyemezsin. Tarz meselesi bu, doğuştan gelir. Değişmez.

Ha hokka burun da doğuştan, kanca burun da doğuştan... "Şey"leri olduğu gibi kabul edip sevelim, tamam. Ama kusurları inkar etmeyelim allasen! Sevmenin de kusurlusu olur.


♥   ♥   ♥
Neymiş efendim, seviyormuşmuş. Sevdiği için değiştiriyormuş beni. Kusurlarımı zımpara kağıdıyla düzeltiyormuş, hep bana sevgisinden! Tabii seviyor, en sevdiği pantolonunu sevdiği gibi seviyor. Canı istediği gibi ütülüyor, canı istediği yere asıyor. Rahat ediyor benimle, giyiyor beni oooooh, yumuşacığım ya, rahatlıyor, rahatlıyor, pırt pırt... Rahat olmasa osurur mu bu kadar?

♥   ♥   ♥
Bence sevmek, kapasite meselesi. 
Sadece alabildiği kadar sever kimi; öteki dokunabildiği kadar sever; beriki kendinden verebildiği kadar sever. 
İşin acı yani şu ki almayı tercih edenler, gönlü vermeye razı eşler edinirler. En başlarda alan razı, veren razı... Ama zamanla veren taraf kendini enayi gibi hissetmeye başlar. (Şu anda tecrübe konuşuyor)

İşin daha acı tarafı da, vermeyi sevenler sıklıkla (Her zaman, demiyorum bakın. Sıklıkla.) almayı sevenlere koşar. Seveni mikerler mikeni severler, diye boşuna dememişler... (A-aaa tecrübem bayağı ağzı bozuk çıktı!)


♥   ♥   ♥
Herkes iyi kötü -güya!- seviyor. Yüzme bilmiyorum, diyen var ama "Sevmesini bilmiyorum" diyen yok. Halbuki o kadar çok ki.

Kendi kendimize konuşurken duygularımızın adlarını yanlış koyuyoruz: Sevmek, istemek ve ihtiyaç duymak, aynı anda tek bir ruhta var olabilen farklı kavramlardır. İnsan birini sevmeden de ister bazen. 
Sonra "Seviyorum, gel" der...

Sözler kirlendi. Bu durum bende arıza yapıyor.
Bu yüzden seviyorumlara kolay kolay inanmıyorum artık.