December 10, 2014

PESKETERYAN: Vejetaryen olmak isteyip de olamayan insanın olduğu şey

Bu kişi veganizmi Nirvana'yla bir tutar. Veganlık, ulaşması zor mertebelerin en asillerindendir -ki zaten onu göze alamaz "bari vejetaryen olabilsem" der. Mezbahalarda aslında neler olduğunu öğrenir, kusacağı gelir yutkunur, "tamam yemiyorum!" diye kalkmasıyla "B12 vitamini eksikliğinden hasta olursam annem beni öldürür" diye oturması bir olur. Insanoğlu omnivor mudur herbivor mudur diye Google'larda merakına derman arar, bilim dünyasının bile fikir birliğine varamadığı bu konuda bireylerin nasıl da kendinden emin carcarcar yazılar döşediği sayfalarda kaybolur, kaybolur... Sonunda çareyi -pes etmezse- pesketeryanlıkta bulur.

Pesketeryanizm:
Peske, İspanyolca 'balık'tan gelir. Deniz ürünleri (balık, ıstakoz, kalamar, midye, midye dolma,...) dışında kalan tüm hayvan eti çeşitlerini yemeyi reddeden bir beslenme şeklidir. Pesketeryanlar süt, yumurta, bal,... vb. falan da yer. Her ne kadar yaşam tarzında hafif değişiklikler gerektirse de çok fazla kastırmayan bir "Doğanın anasını daha az ağlatalım"izm türüdür.
İşte ben ondan oldum. Tam bir hafta önce, 3 Aralık, saat 13-14 sularında.

İç sesim: Aferin sen de öyle böyle bir -izm'e girdin gari. Hayırlı olsun.

Gizli örgüt üyeliği ya da dini mezhep gibi geliyor kulağa. Geyik yapmak için uygun bir açılış sözü, pesketeryanlık, ve ayrıca veganlığa kafası yatmasa da saygı duymayı başarabilen ortalama et-sever insanın aklına sorular getiriyor. Mesela:

- Hayvanlar ölmesin diyorsun ama balık hayvan değil mi? Onu niye yiyorsun?

Bir aksilik çıkmazsa eninde sonunda olayı vejetaryenliğe bağlayacağım zaten, pesketeryanlık benim için yalnızca bir geçiş süreci.

Ayrıca ben hayvanların ölmesine karşı değilim. Hayvanlar her zaman birbirini yer, biz de ölünce vücudumuzu kurtlar, solucanlar, bakteriler yiyecek. Ancak yemek için öldürmenin de bir gururu haysiyeti olmalı kardşim! Açın Youtube'u, bu konuda yüzlerce video var. Ben bu postta kimseyi vejetaryenliğe ikna etmek gibi bir amaç gütmediğim için araştırma işini siz okuyanın insiyatifine bırakıyorum. (Araştırmadan ikna olmayın zaten)

- Insanlar hem et hem ot yiyen "omnivor" canlılar sınıfına girer. Bizler otçul değiliz, et yemeye ihtiyacımız var..
... derdim ben, mesela.

Öyle gibi görünüyor; kıtlık-ölüm-kalım-mecburiyet meselesiyse hayvan yiyeceğiz. Ama doğamızın gereği tam olarak öyle değil. Etçil hayvan, eti çiğ yediği zaman hastalanmaz. Biz hastalanıyoruz.
Ama siz her türlü eti yiyen türde bir omnivorsanız, lütfen hatırım için bundan sonra tavuğu çiğ yiyin.

İç sesim: Ohoo kız pestefaryanlıktan girdin, ateşli vegan kinayesiyle konuşuyorsun artık.

Pestefaryan değil, pesketeryan... Aman be iç ses sen de bir susmuyorsun!...

November 17, 2014

Kötü Blogır

Diyorlar ki, iyi bir blogger haftada en az iki yeni yazı post eder.

Bu hesaba göre ben rezalet bir blogger'ım. Ya da belki de rezil bir blogırım. Blogger mıyım, blogır mıyım emin bile değilim...
Daha iyi bir blogger olmayı denedim. Kastım daha sık yazdım. Her ne kadar kötü bir blogger (ya da blogır) da olsam, benim de kendimce standartlarım vardı: Sık yazınca zaten belli belirsiz olan standartlarımın gözle görülür biçimde altına düştüm. Yazı sayısı arttıkça kalite geometrik olarak azaldı.

Ne yapayım, sabah kahvaltısında omletimin içine 2 gün önceki akşam yemeğimden kalma patlıcan parçalarını da eklediğimi mi yazayım? Daha önce bir kere yaptığım gibi yeşil ojeli ellerimden mi bahsedeyim? Yo, belki de turuncu ojelerimden bahsetmeliyim - ki,okuyucu yeni haber görsün.

Ayda bir yazınca önemli bir kaç düşünce parçasını yakalayıp yörüngemde, pattadanak! bloguma koyabiliyorum. Bazen bu önemli düşünce parçaları haftalarca, hatta aylarca girmiyor yörüngeme; önemsiz olanlar ise meteor yağmuru gibi kafama kafama düşüyor. (Belki siz de) takdir edersiniz ki bu daha-az-önemli-dişince-parcacıklarını benimle aynı sistemde dönüp duran komşu gezegenlerle paylaşmayı çoğu zaman yeterli buluyorum (Arkadaşlarla geyik yapıyoz yani).

Bazı blogırlar (ve blogger'lar) hem haftada 350 post yazıyorlar, hem de saçmalamadan, yok ben bu blog işinden vazgeçeyim en iyisi, beni aşıyor,... demedim mi?
Dediiiim.

Ama 2 ayda bir yörüngeme sokulan o süper nadide düşünce parçacıklarını -blog olmazsa- nereye sokacağım, çok pardon? Vallahi bu beyinden bile bazen enteresan fikirler çıkabiliyor. İnsanlık kesinlikle nasibini almalı benden. Bir Ayça kolay yetişmiyor. Bir Ayça kolay düşünmüyor.

O halde? Az az, sık sık mı? Ayda bir, büyük büyük mü?

September 09, 2014

Yani 3 katlı pasta gibi... 3 silahşörler gibi...

Diyelim ki, Istanbul Hatırası'nı bir plağa kaydettim.
Sonra onu sağlam, korunaklı bir kutuya koydum.
Kutuyu uzayın derinliklerine gönderdim... diyelim. (Nasıl mı? Roketle tabii ki)

Yıllar sonra, bir uçandaire dolusu uzaylı bizim yakıtı bitmiş roketi bulmasın mı? Bulup da içine bakmasın mı?! Siyah, yuvarlak bir nesne. Tırtıklı tırtıklı.
Feci teknolojik cihazlarıyla atom çekirdeklerini analiz edecekler. Tırtıklarını sayacaklar. Ya da belki roketin çalışmasını sağlayan parçalardan biri olduğunu düşünecekler. Içinde kayıtlı bir şarkı olduğu, o şarkının içinde kocaman bir şehir olduğu, o şehrin içinde neler neler olduğu... hiç bir zaman keşfedilmeyecek.

Mesele teknolojinin ileri ya da geri olması değil. Benim evimdeki teknoloji seviyesi bir taş plaktan müzik elde edemeyecek kadar "ileri" olduğundan; kutu, roket yerine benim eve de girse başına gelecek olan aynı şey: Sessizlik.

Ya bizim de etrafımızda çok çok çok çok çok... çok uzaklardan gelmiş objeler varsa? Ya anlamları çok yanlış yerlerde arıyorsak? Göremiyorsak, sesi duyamıyorsak, cisimlere ya da kavramlara doğru açılardan yaklaşmak hiç gelmiyorsa aklımıza?

*
Bahsettiğim türdeki kapalı mesajların sırlarını -yani, gizli anlamlarını- çözebilmemiz için 3 katmanlı bir bilgi dağarcığı oluşturmamız gerekli:
1. katmanda ÇERÇEVE MESAJ var. Bu mesaj der ki: "Bu objenin içinde anlamlı bir bilgi var."
2. katmanda DIŞ MESAJ var. Şöyle ki: "Bu objenin içindeki bilgiyi deşifre etmenin bir yöntemi var."
3. katman, yani İÇ MESAJ, objenin taşıdığı bilginin kendisidir.

Mesela bugün müzelerde gördüğünüz kil tabletlerde ne yazdığını şayet anlayabiliyorsak, bunu arkeolog arkadaşların konuya 3 katmanda yaklaşmalarına borçluyuz:
1. Bu kil tablette eski bir uygarlıkta kullanılmış bir yazı var. (Çerçeve mesaj)
2. Bu yazı Çivi yazısıyla yazılmış. (Dış mesaj)
3. Çivi yazısıyla yazılmış olan bu anlaşma, Falanca ve Filanca devletleri arasında geçen Bilmemne Savaşı'nın sonuçlarını belgeliyor. (İç mesaj)

*
Uzaylı elemanlar bu 3 katmandan bihaberse, ellerine geçen taş plağın çerçeve mesajını, yani içinde müzik olduğunu anlamaları hayli uzun zaman alacak.
O değil de, aynı uzaylılar Dünya'ya gelip bize kendi dillerinde bir şey anlatmak amacıyla ya bulutlara eğri büğrü şekiller veriyorlarsa? Uzaylı milletinin neyi nasıl anlatacağı hiç belli olmaz...

*
Böyle şeyler düşündüren kitaplar okudukça dünyanın esrarı azalmıyor, artıyor. Sözünü etmek istediğim (ama etmediğim, onun yerine okuyup öğrenme zevkini keyfinizin kahyasına bıraktığım) kitap:

Gödel, Escher, Bach - Bir Ebedi Gökçe Belik
Yazar: Douglas R. Hofstadter