December 15, 2014

İçimdeki Ses

"Benden daha çok bahsetmelisin" diyor. Bütün bir postu kendisine ayırırarak kuyruklu egosunu yeterince mest ederim sanıyorum. Yaklaşık 3 yıldır bu adreste yazıyorum ancak daha yeni tanıtıyorum, lütfen kusuruma bakmayın.
Ama o kusura bakar, biliyorum.

Yanda resmini gördüğünüz zat-ı muhteremdir, İÇ SESim. Beynimin kıvrımlarında ikamet ettiği için ince, uzun ve kıvrık bir yapıya sahiptir. Tipik bir tutunan, yani Connectus Erectus, belki benden bir kaç ay daha genç (ama dantel-örtülü-kanepesinde-el-öptürmeyi-bekleyen-teyzeler gibi konuştuğu çoktur), duruma/ortama göre laf çarpan/bölen/toplayan/çıkaran, zihnimin çenesi düşük kontesi.
Beraber büyüdük. Aynı yerleri gördük, aynı okulları bitirdik. O her zaman benden daha iyi bir öğrenciydi. Gördüklerimi nasıl yorumlayacağımı anlattıkları zaman başkalarının dediklerini kendi düşünceleriymişcesine benimsedi. Sonra onları sanki "kendi orjinal fikirlerim"miş gibi bana kakaladı. Haksızlığa uğradığım bütün zamanlarda üstüne alındı, benden önce o kızdı, o üzüldü, o heyecanlandı. Bu benisahiplenişler zaman içinde onda -benimkinden farklı olarak- bir tarz yarattı: Bir havalar, bir saraylı haller falan... Dürter beni, "kızım biz asiliz, kendine gel" der soyumuza yaraşan şekilde davranmadığım zamanlarda. Soyumuzu sorarım, cevap vermez. Öldüresiye eleştirir. Eleştiriye gelemez; ve beni "eleştiriye gelememekle" eleştirir.

Bu beyin benim cephaneliğim, iç sesimin ise yaşam alanıdır. Aynı beyne hükmetmeye çalışmak bizi çatışmalara sürükler. Savaşı kaybettiğim zamanlar beynimin yeni düşünce üretme şalterini indirir ve sadece KALIPLAŞMIŞ DÜŞÜNCELER ODASInın ışıklarını yakar. O odada, başkalarının içeri sokmalarına izin verdiğim fikirler durur: Annemin bir erkekte aramam gereken özelliklere dair verdiği öğütler (benden en az 2 yaş büyük olmalı), babamın annemi üzersem karşımda onu bulacağıma dair verdiği bilgi (annemin üzülmesi bu kadar kolay olmasa hiç sorun değil aslında), doktorun "herkes yurtdışına giderse bu memleketin hali ne olacak" demesi (anafikir, ben ve benim gibilerin vatan-sevgisizliği), falan fıstık.

Hayatımda kalmasa da hafızamda kalan bir takım insanlar, 20'lerimin ilk yarısında bakire olup olmadığımı merak eden bir kaç genç adamın çok lüzumlu fikirleri... Bâkire arayan için yeterince "temiz" değilmişim; bâkire istemeyen için yeterince "konuya hakim" değilmişim. İç sesim dedi ki: Seni adam yerine koyup yatmak istiyorlar ama reddediyorsun, sen konuşmaya bile değmezsin kızım! Tabii ki iç sesime hak verdim, her b.ku bildiğine inanan konuşmacılara karşı manasız bir zaafım var çünkü. Mini etek giyince modern görülüp aferin alan ama boynundan öptürünce orospu sayılan bir neslin şaşkın bireylerine göre belki biraz fazla tahammülsüz de çıktım üstünüze afiyet: Ülke değiştirdim.

20'lerimin ortalarında, kendisine aşık olduğum için ülke değiştirdiğimi zanneden bir adamla evlendim. Onun bu fikre nasıl vardığını hiç anlayamadım ama zaten anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki... Ben bu zekayla İTÜ'yü nasıl kazandım, hayret. "Sen yatakta orospu ol ki ben başka orospulara gitmeyeyim" dedi kocam. Yani iki seçeneğin var, diyor burada şair, ya orospu olacaksın ya da aldatılan. Ben ikinci şıkkı seçtim, çünkü iç sesim "Ne olursan ol ama sakın orospu olma" diyordu.
Boşanma masrafları girdi mi girdi. En azından orospu olmadım diye seviniyordum ki, başka bir şair beni düzeltti: "Orospu!" dedi, "bana umut verdin, sonra terkettin". Ne ara umut verdim hatırlamıyorum ama kesin vermişimdir. Fazla olan neyim varsa ona buna vermek gibi iğrenç huylarım var. Hem umut vermek çok orospuca. Adam haklı yani.

Hayatımı onların hayallerine göre şekillendirmemekle suçlu bulunduğum insanlar koleksiyonum... Bazen beynimin KALIPLAŞMIŞ DÜŞÜNCELER ODASInda koro halinde marşlar okur, fasıl geceleri düzenlerler. Düzenli ve aydınlıktır bu oda, gözünüzün önüne kasvetli bir tavanarası gelmesin: Herşey yerli yerindedir ve kolayca bulunur. İç sesim orada oturmayı sever . Bazen eski sevgiliden kalma bir kuple okur, bazen adını unuttuğum bir arkadaşın ettiği topu topu iki cümleden birini alıntı yapar ve altına kendi imzasını atar. Öyle ya, birisiyle aynı fikirde olunca o fikir kendi fikriniz sayılır artık. İç sesimin fikirleri de işte böyle böyle sahiplendiği alıntılardır.

Sil baştan bir düşünce üretmedi hiç. Beyni kontrol altına aldın bari hepsinden istifade et, değil mi? Yok, illa o beyni alacak piç edecek. Bir yılan oynatıcısı gibi hipnotize eder beni (kuyruk da ondadır, kaval da). Bazen inadına yapıyor sırf beni gıcık etmek için, diyorum. Ben kızınca "Sözümü dinlemeseydin sen de! Zorlamadım ki!" diyor. O da doğru vallahi hiç zorlamadı bugüne kadar. Çekmecelerde, raflarda ne bulduysa onu verdi, ben de aldım. Alırken sorsam, mesela, "Bunu nereden buldun?" diye, o da söylese, mesela "Annenin arkadaşı söylemişti sen lisedeyken" diye, hah işte o zaman belki almam. Ya da belki alırım.

İşte böyle. İç sesimi beynimin korteksinden dinlediniz. Ve daha çoook dinleyeceksiniz.

December 10, 2014

PESKETERYAN: Vejetaryen olmak isteyip de olamayan insanın olduğu şey

Bu kişi veganizmi Nirvana'yla bir tutar. Veganlık, ulaşması zor mertebelerin en asillerindendir -ki zaten onu göze alamaz "bari vejetaryen olabilsem" der. Mezbahalarda aslında neler olduğunu öğrenir, kusacağı gelir yutkunur, "tamam yemiyorum!" diye kalkmasıyla "B12 vitamini eksikliğinden hasta olursam annem beni öldürür" diye oturması bir olur. Insanoğlu omnivor mudur herbivor mudur diye Google'larda merakına derman arar, bilim dünyasının bile fikir birliğine varamadığı bu konuda bireylerin nasıl da kendinden emin carcarcar yazılar döşediği sayfalarda kaybolur, kaybolur... Sonunda çareyi -pes etmezse- pesketeryanlıkta bulur.

Pesketeryanizm:
Peske, İspanyolca 'balık'tan gelir. Deniz ürünleri (balık, ıstakoz, kalamar, midye, midye dolma,...) dışında kalan tüm hayvan eti çeşitlerini yemeyi reddeden bir beslenme şeklidir. Pesketeryanlar süt, yumurta, bal,... vb. falan da yer. Her ne kadar yaşam tarzında hafif değişiklikler gerektirse de çok fazla kastırmayan bir "Doğanın anasını daha az ağlatalım"izm türüdür.
İşte ben ondan oldum. Tam bir hafta önce, 3 Aralık, saat 13-14 sularında.

İç sesim: Aferin sen de öyle böyle bir -izm'e girdin gari. Hayırlı olsun.

Gizli örgüt üyeliği ya da dini mezhep gibi geliyor kulağa. Geyik yapmak için uygun bir açılış sözü, pesketeryanlık, ve ayrıca veganlığa kafası yatmasa da saygı duymayı başarabilen ortalama et-sever insanın aklına sorular getiriyor. Mesela:

- Hayvanlar ölmesin diyorsun ama balık hayvan değil mi? Onu niye yiyorsun?

Bir aksilik çıkmazsa eninde sonunda olayı vejetaryenliğe bağlayacağım zaten, pesketeryanlık benim için yalnızca bir geçiş süreci.

Ayrıca ben hayvanların ölmesine karşı değilim. Hayvanlar her zaman birbirini yer, biz de ölünce vücudumuzu kurtlar, solucanlar, bakteriler yiyecek. Ancak yemek için öldürmenin de bir gururu haysiyeti olmalı kardşim! Açın Youtube'u, bu konuda yüzlerce video var. Ben bu postta kimseyi vejetaryenliğe ikna etmek gibi bir amaç gütmediğim için araştırma işini siz okuyanın insiyatifine bırakıyorum. (Araştırmadan ikna olmayın zaten)

- Insanlar hem et hem ot yiyen "omnivor" canlılar sınıfına girer. Bizler otçul değiliz, et yemeye ihtiyacımız var..
... derdim ben, mesela.

Öyle gibi görünüyor; kıtlık-ölüm-kalım-mecburiyet meselesiyse hayvan yiyeceğiz. Ama doğamızın gereği tam olarak öyle değil. Etçil hayvan, eti çiğ yediği zaman hastalanmaz. Biz hastalanıyoruz.
Ama siz her türlü eti yiyen türde bir omnivorsanız, lütfen hatırım için bundan sonra tavuğu çiğ yiyin.

İç sesim: Ohoo kız pestefaryanlıktan girdin, ateşli vegan kinayesiyle konuşuyorsun artık.

Pestefaryan değil, pesketeryan... Aman be iç ses sen de bir susmuyorsun!...

November 17, 2014

Kötü Blogır

Diyorlar ki, iyi bir blogger haftada en az iki yeni yazı post eder.

Bu hesaba göre ben rezalet bir blogger'ım. Ya da belki de rezil bir blogırım. Blogger mıyım, blogır mıyım emin bile değilim...
Daha iyi bir blogger olmayı denedim. Kastım daha sık yazdım. Her ne kadar kötü bir blogger (ya da blogır) da olsam, benim de kendimce standartlarım vardı: Sık yazınca zaten belli belirsiz olan standartlarımın gözle görülür biçimde altına düştüm. Yazı sayısı arttıkça kalite geometrik olarak azaldı.

Ne yapayım, sabah kahvaltısında omletimin içine 2 gün önceki akşam yemeğimden kalma patlıcan parçalarını da eklediğimi mi yazayım? Daha önce bir kere yaptığım gibi yeşil ojeli ellerimden mi bahsedeyim? Yo, belki de turuncu ojelerimden bahsetmeliyim - ki,okuyucu yeni haber görsün.

Ayda bir yazınca önemli bir kaç düşünce parçasını yakalayıp yörüngemde, pattadanak! bloguma koyabiliyorum. Bazen bu önemli düşünce parçaları haftalarca, hatta aylarca girmiyor yörüngeme; önemsiz olanlar ise meteor yağmuru gibi kafama kafama düşüyor. (Belki siz de) takdir edersiniz ki bu daha-az-önemli-dişince-parcacıklarını benimle aynı sistemde dönüp duran komşu gezegenlerle paylaşmayı çoğu zaman yeterli buluyorum (Arkadaşlarla geyik yapıyoz yani).

Bazı blogırlar (ve blogger'lar) hem haftada 350 post yazıyorlar, hem de saçmalamadan, yok ben bu blog işinden vazgeçeyim en iyisi, beni aşıyor,... demedim mi?
Dediiiim.

Ama 2 ayda bir yörüngeme sokulan o süper nadide düşünce parçacıklarını -blog olmazsa- nereye sokacağım, çok pardon? Vallahi bu beyinden bile bazen enteresan fikirler çıkabiliyor. İnsanlık kesinlikle nasibini almalı benden. Bir Ayça kolay yetişmiyor. Bir Ayça kolay düşünmüyor.

O halde? Az az, sık sık mı? Ayda bir, büyük büyük mü?